Üç beş sayfalık da olsa Tolstoy'u marksist kalemden okuyunca, hafızam beni on iki yıl öncesinin bir anısına götürdü. Edebiyat dersindeyiz. Sovyet döneminden çıkmışız ve henüz yeni edebiyat nümuneleri piyasaya çıkmamıştır. Marksist/materyalist/ateist sansürün sunduğu edebiyattan yılmış ola ki, bir arkadaşımız derste: Hocam, artık bıktık şu demir teneke edebiyatından, "zavod", harman, tarla, işçi, pamuk, tahıl, çiçek-böcek edebiyatından... Hiç unuturmuyum, ne güzel yakınmaydı!
Marksistlere izin verirsen sana sunacağı edebiyat işte bu kadar. Ve artı olarakta epey dozda fakir edebiyatı. İnsanın ahlaki yükselişi de neymiş, köylüyü serfler eziyor sömürüyordu, şimdi izin verinde bunu devlet gücüne kolektif olarak yapalım. Tolstoy sen buna engelsin. Yıkıl karşımızdan. Çok derin felsefen, çok etkileyici fikirlerin var, bazen mecbur oluyoruz seni övmeye, fakat seni hiç hazetmiyoruz.
Kitabı genel itibariyle beğendim, yazar elinden geldiğince objektif olmaya çalışmış. Genel mantığı yukarıda bahsettiğim gibidir. Tolstoy'u zirvelere çıkararak övmüş, bir taraftan da marksist kafada olmadığı için eleştirmiştir. Marksist zihniyette olması da gerekmiyor, din, ahlak, dünyalıktan el çekip manevi yolculuk konularını çok eşelemeseydi kafidir. Nedir o "Diriliş"i yazmış! Yakıp kül edilesi eser!
Nihilizm belasından kurtulmanın yollarından biri de çalışmak, alın teri dökmek ve yorulmaktır. Ancak, itiraf edelim ki, inanmasak, inkar etsek bile insanın manevi boyutu (kalbi, ruhu) apaçık hissedilmektedir. Çalış, çalış; kazan; üret, tüket; hep aynı döngü. İnsanı tatmin etmiyor. İnsanda bunlarla yani maddiyatla doyuma ulaşmayan "bir şeyler" olmalı. Edebiyatta bir edip bunu farkederse, dile getirirse, manevi tatmin arayışına yönelirse, Hz. İsa'nın öğretilerine mütacaat etse, tanrı dese, sevgi