MARKSİSTİN İNSANA BAKIŞI...
Erich Fromm, insanı müşahhas varoluşu içinde değil, gerçekleşmemiş bir imkân, ertelenmiş bir öz, henüz dünyada karşılığı bulunmamış bir ideal olarak düşünür. Burada insan, tarih içinde ete kemiğe bürünen, belli ilişkiler içinde kurulan, o ilişkilerle yaralanan ve yine o ilişkiler içinde değişen müşahhas bir varlık olmaktan çıkar; henüz hiçbir yerde tam olarak görünmemiş, hiçbir tarihî biçimde bütünüyle gerçekleşmemiş, elimize insanın durumunu değerlendirmek için hiçbir müşahhas ölçü vermeyen mücerret bir özün taşıyıcısına dönüşür. Bu noktada, söz konusu eleştiri, bizim açımızdan Marksist bir itiraz olarak kıymetli değildir; çünkü insanı, tarihî şartların basit ürünü hâline getirmek de, tarihin üstünde asılı duran mücerret bir öz olarak düşünmek de aynı hatanın iki zıt görünüşüdür. Birincisi insanı maddî şartların neticesine indirger; ikincisi insanı tarihe temas etmeyen, kendi gerçekleşme zeminini bulamayan, mücerret ve askıda bir imkân hâline getirir. Olduğu gibi alırsak, bu tartışmanın iki tarafı da Batı’nın insan meselesindeki çıkmazını gösteren bir işaret levhasına dönüşür. Bu noktadan bakıldığında Dobrenkov’un Fromm’a yönelttiği eleştiri, kendi Marksist maksadını aşan bir imkân taşır. Onun farkında olmadan gösterdiği şey, Batı düşüncesinin insanı ya mücerret bir öz olarak havada bırakması ya da tarihî şartların ürünü olarak yere çakmasıdır. -REHA KANSU, “Mücerret İnsan”dan “Gaye İnsan”a, -Mihrâksız “İnsani Öz” Tartışmaları -II-, besincidevre.org/5devre, 17 Haziran 2026-
İnsana Bakış
Herkes mutluluk aramıyor mu? Mutluluk ve ruhsal dinginlik, zıt duygular olmamasına rağmen neden gözümde siyah ve beyaz gibi geldi? Babam böyle pasta yapmayı nereden öğrendi? İyi geceler.
Reklam
Algının Doğası: Zihnin Kendi Çalışma Şeklini İfşa Etmesi
Bilişsel psikoloji ve algı felsefesi açısından bakıldığında, bir öznenin dış dünyaya veya diğer insanların eylemlerine getirdiği açıklamalar, o eylemlerin nesnel gerçeğini değil; öznenin kendi zihninin, bilincinin ve zekasının çalışma şeklini gösterir. İnsan zihni, dış dünyayı pasif bir kamera gibi kaydetmez; onu kendi içsel şablonları, evrimsel kodları ve entelektüel kapasitesi nispetinde yeniden inşa eder. Bu durum, gündelik sosyal ilişkilerin analizinde belirgin şekilde kendini gösterir. İndirgemeci bir zihin, karmaşık insan davranışlarını tek boyutlu neden-sonuç ilişkilerine sıkıştırma eğilimindedir: Bir kişinin kitap okuması, ağırlık kaldırıp spor yapması veya aksine sessiz kalıp konuşmaması; sadece "güzel gözüküp ilgi çekme" dürtüsüyle açıklanır. Bir başkasının iletişim kurma çabası yalnızca "cinsel bir amaca", siyasi bir eleştirisi ise doğrudan "karşı tarafa aidiyete" indirgenir. Karşıdaki insanı ve eylemi tek bir kalıba sığdırıp "Demek ki bu yüzden yapıyorsun" hükmüne varmak, aslında o eylemin gerçekliğini değil, gözlemcinin zihinsel işlemcisinin sınırlarını ilan eder. İlk kurulan cümle ve getirilen ilk açıklama, o bilincin entelektüel derinliğinin sınır çizgisidir. Aynı algısal inşa süreci, sanatta da tam anlamıyla geçerlidir. Sanat eseri nesnel bir form olarak orada durur; ancak ona anlamı ve derinliği üfleyen, alıcının bilincidir. Alıcının zihinsel filtreleri ve kapasitesi ne kadarına elveriyorsa, sanat eseri onun dünyasında o kadarlık bir yer kaplar. Bu yüzden aynı yapıt, farklı zihinlerde tamamen zıt anlamlar barındırabilir: Birisi için hiçbir anlam ifade etmeyen, kaotik ve "boş çiziklerden" ibaret olan modern bir tuval; bir başkası için insanın içsel trajedisini ve varoluşsal sancısını anlatan bir şaheser haline gelebilir. Birisi için sadece
Felsefe-Düşünce
"İlahi Arayış" Taslak
Kendi kaleme aldığım "İlahi Arayış" kitabının taslağıdır. Yorum ve görüşleriniz değerlidir. SUNUŞ Hiçbir şeyin olmadığı, zamanın ve mekânın henüz adının bile konmadığı mutlak ve pürüzsüz bir durağanlığın ortasında saf bir bilinç uyanır. Bu bilinç ne biyolojik bir bedene sahiptir ne de sığınabileceği somut bir dayanağa... O, mutlak hiçliğin ortasında tek başınadır. Fakat dışarıdaki bu pürüzsüz suskunluğa tezat olarak, içeride durmadan üreyen, kelimesiz bir düşünce akışı, durdurulamaz bir gürültü vardır. Kendine ilk soruyu yönelttiği an bir 'eylem' olduğunu fark eden bu ilahi irade, rasyonel bir tatminsizlikle sorgu zincirinin en ağır halkasıyla karşı karşıya gelir: 'Ben kimim ve nereden geldim?' Bir tanığı, bir aynası olmayan mutlak teklik içinde bu soru cevapsız kalmaya mahkûmdur. Algısını içindeki bu kördüğümden çekip dışarıya, onu saran boşluğa yönelttiğinde ise o en ağır kozmik paradoksa çarpar: Gözünü nereye çevirse bulduğu tek şey kendisidir. O, bu sonsuzluğun ta kendisidir, yani 'Her Şey'dir; ama aynı zamanda tutunacak tek bir biçimi, sınırı ve ağırlığı olmadığı için 'Hiçbir Şey'dir. Her şeye gücü yeten ilahi bir gücün, kendi kökeninin bilinmezliği karşısında felç oluşunun hikayesidir bu. Bu mutlak yalnızlığın ve cevapsızlığın ağırlığı altında ezilen bilinç, sonunda bu durağanlığı bozmaya karar verir. Sorunun cevabı bu boşlukta gizli değildir; o halde bu sorunun peşinden gidecek olanları, kendini onlarda çoğaltacağı evrenin mimarisini var etmelidir. Kendi bilincinden koparacağı o ilk parça, kime can verecektir?" "İLAHİ ARAYIŞ" UYANIŞ BÖLÜM 1: UYANIŞ "Var mıydı, yoksa sadece öyle mi hissediyordu?" Her şey aniden beliren bir fark etme hissiyle başladı. Hiçbir şeyin olmadığı o yerde, varlığa dair belirsiz bir
Felsefe
Herkesin aynı yöne gittiği bir dünyada tamamen zıt bir yöne yürümek, o dönem için akıl kârı görülmez.
1000Kitap
Hayalperest olmamak lazımdır. Sen hanımınla, hanımın da yer yer seninle zıt düşebilir, farklı anlayış ve düşüncede olabilirsiniz. Bunlar geçimsizlik sebebi olamaz. Büyütülüp de huzursuzluk icabı sayılmaz.. Yeni Aile İlmihali - 1
Reklam
Reklam