13. yüzyıl Anadolusu, İslam’ın birbirine zit iki yorumunu aynı anda barındırıyordu. Mevlânâ celaleddin Rumi, Konya sarayının himayesinde Farsça yazdı. Moğol ajanıydı. Türklerden nefret ediyordu. Mesnevisinde Kur’an ayetlerine ve İslam tasavvuf geleneğine derinlemesine gönderme yaptı. Hedef kitlesi okumuş saray çevresi ve kentli Müslümanlardı. Yunus Emre ise Türkçe yazdı, saz çaldı, köylere hitap etti. İkisi de Allah aşkından söz ettiler ama birbirleriyle en ufak benzerlikleri yoktu.
Yer ile göğün birleşmesi, kutsal doğa ile beşerî doğanın İsa Mesih'in kişiliğinde birleşmesiyle aynı şeydir. İsa Mesih'in eski sembolleri arasında altı kollu yıldız, yani Süleyman'ın mührünün iki üçgeni de bulunur (Alem'in Hükümdarı, 4. b.). Albert le Grand ile Aquino'lu Thomas'ın da bağlı oldukları bir Hermescilik okulunun sembolizminde dik üçgen kudsiyeti, ters üçgen ise (Tanrı'nın suretinde olup "Suların Aynası"nda ters yönde yansıması söz konusu olan) beşer doğasını temsil eder ve bu iki üçgenin birleşmesi iki doğanın (İslam tasavvufundaki Lâhût ile Nâsût) birleşmesini ifade eder. Hermesci özel bakış açısından, beşerî üçlem (ruh, can, beden) simyadaki üçleme (kükürt, civa ve tuz) tekabül eder. Öte yandan, sayısal sembolizm açısından, birlik ve birleştiricilik, aracılık sayısı olan "6" sayısı Süleyman'ın Mührü'nü ifade eder: Bu sayı aynı zamanda Yaratılış (Genese) sayısıdır. Beş ve altı kollu (ya da köşeli) yıldızlar sırasıyla mikrokozmos ile makrokozmosu ve (beş duyunun ve beş cismani elementin tekabül ettikleri) beş koşula bağımlı olan bireysel insan ile İnsan-ı Kâmil'i ya da Logos'u temsil ederler. Evrensel varoluşa kıyasla Kelâm'ın ro-lü Süleyman'ın Mührü figürünün içine çizilmiş olan haçın işleviyle belirlenebilir: dikey kol iki zıt üçgenin tepelerini ya da tezahürün iki kutbunu birbirine bağlar ve yatay kol ise Sular'ın Yüzeyi'ni temsil eder. Uzakdoğu tradisyonunda, Süleyman'ın Mührü'nden tamamen farklı olmakla birlikte ona sayısal olarak eşdeğer olan bir sembolden söz edilir: Weu wang'in Yi-King'deki her biri Fo-Hi'nin sekiz koua'sının ya da üçlüsünün üst üste konulmasıyla oluşmuş olan 64 altılısını oluşturur biçimde, duruma göre kırık ya da düzgün olan altı tane paralel çizgi (Ejderha sembolizmiyle bağıntılı olarak) Kelâm'ın grafiklerini oluştururlar. Bu
Sayfa 159
Reklam
İslâmi öğretide, bu söylediklerimizle bağıntılı olan ilginç ve önemli bir husus vardır: sözlük anlamı "açılış" olan Fatiha suresinde, yani Kur'an'ın birinci suresinde sözü edilen "doğru yol" (Strat-t mustakim), Lao-tseu'nin "Te"si gibi, "doğru (ya da düz)" olması ve yükselmek (kalkmak) anlamına gelen "kam" kökü uyarınca burada dikey yönün söz konusu olduğu tasavvur edilmelidir. Böyle olduğunda, bu "doğru yol"un "Dalâlette olanların ya da Tanrı'nın gazabına uğrayanların değil de, Tanrı'nın lütfuna mazhar olanların yolu" olarak tanımlandığı sonuncu ayetin anlamı kolayca anlaşılabilir. İlahi lütfa mazhar olanlar varlıkları evrensel (ilahi) irade ile uyum içinde olarak "Göğün etkinliği"ne (activitè du ciel) doğrudan muhatap olanlar ve bu etkinlik tarafından yüksek hållere ve bütünsel tahakkuka yöneltilenlerdir. Öte yandan, gazabın lütufa doğrudan zıt oluşu nedeniyle, gazap da dikey eksen vasıtasıyla tahakkuk eder. Fakat, inici yöndedir, aşağı hallerle ilişkilidir. Bu semavi yolun (cennet yolunun) zıttı olan cehennem yoludur ve bu iki yol dikey eksenin beşeri hålden itibaren, biri yukarı diğeri ise aşağı yönde olmak üzere, ayrıldığı yarılarını oluştururlar. Nihayet, sözcüğün özgün anlamında, delâlette olanlar insanların çokluk ve çeşitliliğe kapılmış olan ve "Merkezdeki Ağaçın etrafına sarılmış olan yılanın kıvrımlarıyla temsil edilen tezahür devrelerinde yanılgı içinde başıboş dolaşan çoğunluğudur.
Sayfa 146
Umudun ve yenilenişin adıdır aşk. Dünyayı anlamlandırmanın yoludur. Tek uçlu iki zıt kutup olan ölüm ve var olma kavgasında bir'leşen iki yüreğin ölüme tersinden yürüyüşüdür. Sırf bu yüzdendir bütün zıtlıkların aşkta birleşmesi ve her birleşmenin aşkta çözülmesi... Aşk için söylenmiş bütün sözler eksik, ona yakıştırılan bütün sıfatlar çirkindir.
Sayfa 627·Kitabı okuyor
İnsan bazen aynı olayın yarattığı etkiye karşı zıt duygular içine düşer
Sayfa 79·Kitabı okuyor
İran 1042'de tamamen Selçuklular'ın hükmüne girmiş. 12. Asır sonlarına kadar bu hanedanın, daha sonra yine halis Türk olan Harzemşahlar'ın, Harzemşahlar'dan sonra Çengiz Hanedanı'nın bir kolu olan İlhanlılar'ın, İlhanlılar'dan sonra Calayırlar, Karakoyunlular, Temirli-ler, Akkoyunlular, Safevîler, Afşarlar ve Kaçarlar'ın hâki-miyeti altında kalmış ve bu hâkimiyet 1925 yılına kadar uzamıştır. 1042 ile 1925'in arası 883 yıl eder. Bir ülke 883 yıl Türklerin elinde kalıp da halkının çoğu Türk olunca şüphesiz bir Türk memleketi sayılacaktır. Bir Türk memleketi olduğu halde zıt ve yabancı bir ülke sayılma-sının tek sebebi ortaçağlardaki devlet kavramında en mühim faktör sayılan mezhep ayrılığının doğurduğu ara-lıksız ve lüzumsuz kavgalardır. Tarihlerin Türk-Acem kavgası diye gösterdiği Çaldıran meydan savaşında Türklüğü temsil eden Yavuz Sultan Selim'in ordusunda 10.000 kadar devşirme Yeniçeri ve-saire bulunduğu halde Acemliği temsil eden Şah İsmail'in ordusu yüzdeyüz Türkmenlerden mürekkepti. Saray ve ordu dili Türkçe olan İran'ın fiilen olmasa bile resmen Farslaşması 1925'te Pehlevî Hanedanı'nın İran tahtına geçmesinden sonradır.
Sayfa 52 - Ötüken, Ocak 1970·Kitabı okuyor
Reklam
Reklam