Swann'ların Tarafı Kayıp Zamanın İzinde - Birinci Kitap

9,2/10  (17 Oy) · 
43 okunma  · 
17 beğeni  · 
1.385 gösterim
"... tıpkı Japonların, suyla dolu porselen bir kaseye akıttıkları silikkağıt parçalarının, suya girer girmez şekillenerek, renklenerek belirginlik kazandığı, somut, şüpheye yer bırakmayan birer çiçek, ev, insan olduğu oyunlarındaki gibi, hem bizim bahçedeki, hem M. Swann'ın bahçesindeki bütün çiçekler, Vivonne nehrinin nilüferleri, köyün iyi yürekli sakinleri, onların küçük evleri, kilise, bütün Combray ve civarı şekillenip hacim kazandı, bahçeleriyle bütün kent çay fincanımdan dışarı fırladı,"

Combray'de günbatımı, alışkanlık, iyi geceler öpücüğü, Françoise, ıhlamura batırılan madlen, Léonie Hala, kilise, Adolphe Amca, pembeli kadın, bahçede kitapokuma, akdikenler, mehtapta gezinti, sonbahar yanlızlığı, arzunun doğuşu, Balbec, zambak kokan oda, Verdurin'ler ve müritleri, Swann'la Odette'in karşılaşması, Vinteuil'ün sonatı, Swann'ın aşkı, kasımpatları. kıskançlık, yalan, bekleyiş, müziğin dili, Champs-Elysées'de karlı günler, Gilberte, hayal kırıklığı, umut...

Ihlamura batırılan bir madlenle yeniden yakalanan, belleğin yaratıcı gücüyle yeniden canlandırılan bir geçmiş...
  • Baskı Tarihi:
    2006
  • Sayfa Sayısı:
    430
  • ISBN:
    9789753639101
  • Orijinal Adı:
    A la recherce du temps perdu I - Du coté de chez Swann
  • Çeviri:
    Roza Hakmen
  • Yayınevi:
    Yapı Kredi Yayınları
  • Kitabın Türü:

Kayıp Zamanın İzinde'nin birinci kitabı Swann'ların Tarafı.
Kitabı okumak ve anlamak oldukça zahmetli demekle başlamak istiyorum. Karşımızda tarihin en iyi ve aynı zamanda anlaşılması en zor kitaplarından biri var.
Anlatıcımızın gözlem gücü müthiş kuvvetli. Geçmişte gözlediklerini zihninde yoğurarak ortaya tasviri bol, uzun ama okuması oldukça keyifli cümleler çıkmış. İnsanların davranışlarını sadece dıştan gözlemekle kalmamış, kişinin o davranışı neden yaptığının da ruhsal analizini yapmış. Yapmacık tavırlar üzerine yapmış olduğu çözümlemeler insanda tanıdık duygular oluşturuyor.
Zihinde canlandırılan nesneler ve kişiler ile şimdiki zamanda bulunan nesneler ve kişiler arasındaki farklar didik didik edilmiş. Sezgilerin oluşturduğu gerçeklik nesnel gerçeklikten ne denli farklıdır?
Bazen bir koku veya bir tat aldığınızda, geçmişe gider ama daha önce yaşadığınız olayın ayrıntılarını tam hatırlayamadan, geçmişin yollarında iz sürersiniz. O koku veya tat zihninizi en bulanık hatıraların esiri eder. Eksik olan bir şey vardır. Bu eksiklik tamamlanamadığı için hatıralar netleşemez. Anlatıcımız içtiği bir kahve sonucu eksik kalan bu parçayı tamamlıyor ve geçmiş bütün detaylarıyla gün yüzüne çıkıyor.
Geçmişte yapılan yolculuk o denli kapsamlı ki yapılan tasvirler gerçek nesnenin zihninizde oluşturduğu duygulardan daha fazlasını duyumsamanızı sağlıyor. Bunun sebebi de sanırım, olayları sadece göründükleri şekilde anlatmak yerine devreye sezgileri de sokarak olayları olduklarından daha farklı bir boyutta değerlendirmek.
Geçmiş zaman anlatıcının zihninde yeniden şekil buluyor. Kitabı okurken kafanızda şu soru beliriyor: Acaba gerçekten bu olaylar yaşandı mı yoksa bazı detaylar anlatıcının - yaşanması istenen - zihninde mi var sadece?
Ruhsal betimlemeler de aynı şekilde müthiş kuvvetli; davranışın altında yatan ruh halini ve o davranışı yapmaya yönelten ana unsuru anlamamızı sağlıyor. Çoğu zaman yapılan tespitin şaşkınlığını yaşıyorsunuz.
Son olarak da konudan bahsetmek istiyorum. Anlatıcımızın geçmişte yaşadıkları esas konu. Bunun yanı sıra Swann adlı bir Fransız aristokratının Odette adlı bir kadına olan saplantılı aşkı yer alıyor. Son kısımda da anlatıcımızın yaşadığı küçük bir aşktan bahsedilmis. Konu aslında çok da etkileyici değil, etkileyici olan konunun anlatım şekli.
İnanın bu yazdıklarım tuttuğum notların bir kısmı sadece, elimden geldiğince de kısa tutmaya çalıştım.
Sabırlı ve klasik metinleri seven okuyucular için biçilmiş kaftan, seri olaylar peşinde koşan okuyucular içinse çin işkencesi olacak bir kitap. Kitap çok kapsamlı ve tartışılacak çok konu var ama önce kaldığım yerden devam etmek üzere ikinci kitaba başlamak istiyorum.

Aykut 
 21 Ağu 23:08, Kitabı okudu, 9 günde, Beğendi, 10/10 puan

Yedi kitaplık Kayıp Zamanın İzinde'nin ilk kitabı Swann'ların Tarafı, oldukça zor bir eser. Çoğu eserin ağırlaşmasına ve zorlaşmasına yol açan "anlatımda yoğunluk" dediğimiz kavram bu kitapta genelgeçer olarak pek fazla yok. Anlatım yalın; yazarın ne dediği anlaşılıyor. Ne dediği anlaşılıyor ama nasıl anlaşılıyor? İşte burada Proust farkını ortaya koyuyor. İnsanın hayalleri karmakarışık bir yapıda olduğu için Proust da anlatımı uzun cümlelerle yapmış. Böyle bir türü ilk defa okuyacaklar için (ben gibi) başlarda oldukça zorlayan bir eser Swann'ların Tarafı. Sayfalar yavaş yavaş çevrildikçe (dikkat edin sayfalar aktıkça demiyorum) anlatıcının cümlelerine alışılmıyor değil elbette ama hayallerle ilgili tasvirler geldiğinde oldukça dikkatli okumak şart. Kitap üç bölüm içermesinin yanı sıra (kitaba o denli dalıyorsunuz ki üçüncü bir bölüm olduğunu ancak o bölüme gelince fark ediyorsunuz) basit olay dizilerini de içeriyor. İlk bölümde anlatıcımız çocukluğu ile ilgili anıları rastgele bir rastlantı dolayısıyla anlatmaya başlıyor. Bu da aslında hayatın değişmez ama bir o kadar da bilinmez bir kanunudur. Kimi zaman en alakasız şeylerden (üstünde düşünsek dahi alaka kuramayacağımız şeyler) bazı yolculuklara çıkarız hayatta. Bu yolculukları oldukça fazla yaşayan anlatıcı hayata dair de bir o kadar yerinde tespitlerde bulunuyor. Eşyaların görünen yüzlerini değil, onların bizde; bizim zihnimizde oluşturduğu anlamı gördüğümüzü, eşyaların da varlığının buna göre değerlendirilebileceğinden bahsediyor. Sokakta yürürken rastgele yanımızdan geçen biri bize bir şey anımsatmıyor ve bizim ona bir anlam yüklememizi gerektirmiyor ise o yanımızdan geçen kişi bizim için aslında yoktur. Çünkü zihnimizde yer etmez. Bu cümleyi okuduktan sonra bir düşünmenizi isterim: "Sokakta yürürken yanımızdan geçen, dikkat etmediğimiz biri"ni anımsamaya çalışın. Aklımızda bunu düşününce belirli bir tipleme oluşmaz, yüzü bulanık bir insan siması oluşur yalnızca. Bu, onların hayatımızda olmayışının bir kanıtıdır. Çünkü yalnızca bize bir anlamı düşündüren kişiler vardır anlatıcıya göre. Belki de, diyorum kendi kendime, kalabalıkların içinde yalnızlık çeken yazarlar da bu yüzden yalnızlık çekti, çevresindeki insanlar ona bir anlam ifade etmediği için. Tabii bu yolculuklar, gerçek dünya ile sınırlı kalmıyor; aksine bu yolculukların hayal aleminde daha canlı olduğunu anlatıcının deneyimlerinden anlıyoruz. Öyle ki, gerçekleşmemiş şeyleri gerçekleştikleri halinden daha iyi de görebilir insan. Kitapta da bahsedildiği gibi; tiyatroya hiç gitmemiş biri, tiyatroya yıllarca düzenli olarak giden birinden daha çok sevebilir ve anımsayabilir tiyatroyu. Tiyatroya hiç gitmemiş olmak, birinin tiyatroya sevgi duyamayacağı anlamına gelmez. Bu hayattaki genelgeçer doğrularla uyuşmasa bile kişi için öyle ise öyledir. Anlatıcının fikri bu yönde; hayattaki şeylerin farkına varmak için ille de onlarla fiziksel bir temasa (görmek, duymak...) gerek yoktur. "O kavramlardan aldığımız sezgi" bunun için yeterlidir. Bu yüzdendir ki sezgiciliğe göre bilim, yaşamın dinamik özüne ulaşamaz. Bu sezgicilik fikrine elbette yalnızca tiyatro sevgisinden rastlamıyoruz, daha birçok yerde de karşımıza çıkıyor. Anlatıcı "gerçek dünya" dediğimiz yere değişik anlamlar yüklememizin bizimle alakalı olduğunu da kendi deneyimlerinden ortaya koyuyor. Yine kitapta bahsedildiği gibi, örneğin bir ormandaki ağaçları, rengarenk çiçekleri sevdiğimiz insanı düşünürken daha bir güzel görürüz. Sanki ağaçlar ve çiçekler daha renkli gelir gözümüze. İşte bu da bazı nesneleri görmemizin yalnızca bakmakla ilgili olmadığının; aksine bakarkenki halimize ve duygularımıza bağlı olduğunun kanıtıdır. Bu şekilde düşündüğümüzde mekanların (ne denli kalabalık mekanlar olsa da) kişi için bireysel yanı da olabileceği açığa çıkıyor. Örneğin, tarihin herhangi bir bölgesinde insanlar Berlin Duvarı'nın olduğu yere bakıp hüzün duyup ağlarken, bir insanın oraya bakıp kahkahalarla gülmesi, o insanın oraya ve orada yaşananlara saygısızlık duyduğundan değil, o mekan hakkında bireysel; gülmesini getiren ve başka şeyleri çağrıştıran anıları ağır bastığı içindir. Anlam, yalnızca tek bir kişi içindir ve farklı olması yanlış olduğu anlamına gelmez. Bir nesnenin çıkardığımız anlamların en alakasız şeyler de olsa kişi için doğru olduğunu söylüyor Proust. İkinci bölümde anlatıcı, Swann adındaki bir aristokratın aşkını ve yaşadıklarını anlatıyor. Dolayısıyla aşk konusunda da kendi doğrularına ulaşıyor ve onları hikaye üzerinde giderken kendince değerlendiriyor. Aşk gibi yoğun kavramların bizi kimi zaman hayata aşırı fazla daldırdığından bu yüzden de kendimizin ne halde olduğunu unutuşumuzdan, kendimizi ister istemez hatırlatmaya çalışan zihnimizi "bilinçli bir unutma" ile baştan savdığımızdan ve yine ilk bölümde de bahsedildiği gibi hayatta kimi zaman farkına varamadığımız şeyleri hayallerimizde ve rüyalarımızda farkına vardığımızdan bahsediyor. Üçüncü bölüm ise diğerlerine nazaran oldukça kısa bir bölüm. Anlatıcı kendisinin yaşadığı bir aşktan söz ediyor. İlk ve ikinci bölümde bahsettiği kanılara paralel olarak; birine veya bir yere arzu duyduğumuzda arzumuz o denli büyüktür ki o kişiye veya o yere rastladığımızda hayallerimizdekinden daha kötü olduğunu şaşkınlıkla fark ederiz. Buna bakarak insanın kimi zaman hayallerinin gerçeklerden "daha doğru" olduğunu savunuyor Proust. Anlatımı yalın olmasına karşılık anlatımın dolambaçlı olması kitabı zorlaştıran bir diğer unsur. Tıpkı hayallerimiz gibi; belirli yalınlıklar ve basitliklerden çıkan bir karmaşa. Fakat entresan bir şekilde bu karmaşayı okurken zorlandığınızda daha fazla okumak, dolayısıyla daha fazla zorlanmak istiyorsunuz. Bu karmaşayı okuyacaklara şimdiden "iyi zorlanmalar" diliyorum. Ayrıca bu seriye başlamamı sağlayan http://1000kitap.com/hsaripolat/Duvar/ hocama da teşekkür ediyorum.

Proust'un otobiyografik de diyebileceğimiz nehir romanı. Zaman-mekan-algı ekseninde yazılmış. Odağını ise "içimizdeki geçmişi ortaya koymak." şeklinde belirtmiş. İğneden ipliğe detay içeriyor ve cümleye noktayı acaba hangi satırda, hangi sayfada koyacak diye iç geçirtiyor. Bıraktığı tat ise şiir kıvamında. Ondört yıllık emek ürünü, yedi ciltlik külliyat. Belirtmeden geçemeyeceğim çeviriye şapka çıkartılır. Teşekkürler Roza Hakmen.

missprufrock 
03 Eki 2014, Kitabı okudu, 10/10 puan

İnanılmaz güzellikte ve özende yazılmış seriye zarifçe giriş yapmış Proust. Cümlelerin akışı, sanatsal eserlerin cümlelerde geçmesi beni mest etti. Yazarın dili ilk kitabı oluğundan galiba en çok bu kitapta zorluyor. Swann'ların Tarafı bilinçakışının en iyi örneklerinden biri.

Kitaptan 20 Alıntı

İnsan bir şeyi kafasında canlandırabilince öyle sakinleşiyor ki! Asıl korkunç olan, hayal edilemeyen şeyler.

Swann'ların Tarafı, Marcel Proust (Sayfa 366 - YKY)Swann'ların Tarafı, Marcel Proust (Sayfa 366 - YKY)

... sadece nicelik açısından bakıldığında bile, hayatımızın her günü eşit değildir. Benimki gibi biraz sinirli mizaçlar , günleri katetmek için otomobillerdeki vitesler gibi farklı hızlarla donatılmışlardır. Tırmanması müthiş uzun süren, yokuşlu, zahmetli günler vardır, şarkı söyleyerek süratle aşağıya kaydığımız inişli günler vardır.

Swann'ların Tarafı, Marcel Proust (Sayfa 394 - YKY)Swann'ların Tarafı, Marcel Proust (Sayfa 394 - YKY)

“Dünya kurulduğundan beri insanların göze aldığı zihinsel çabaların ve bol keseden savurdukları kibirli yalanların dörtte üçü, kendilerinden daha aşağı seviyede bulunan kişiler uğruna harcanmıştır ve aslında kendilerini küçültmekten başka işe de yaramamıştır.”

Swann'ların Tarafı, Marcel ProustSwann'ların Tarafı, Marcel Proust

Belki de gerçek olan hiçliktir ve hayatımız var olmayan bir rüyadır, ama o zaman, bu müzik cümlelerinin de, hayatımızla bağlantılı biçimde var olan diğer kavramların da birer hiç olması gerektiğini hissederiz. Biz yok olmaya mahkumuzdur, ama bizim kaderimizi izleyecek olan bu ilahi esirler, elimizde birer rehinedirler. Onlarla birlikte ölme fikri ise, ölümün acılığını, sıradanlığını, hatta belki ihtimalini de biraz azaltır gözümüzde.

Swann'ların Tarafı, Marcel Proust (Sayfa 352 - YKY)Swann'ların Tarafı, Marcel Proust (Sayfa 352 - YKY)

Gençlikte, aşık olduğumuz kadının kalbine sahip olmayı hayal ederiz; daha ileri yaşlarda, bir kadının kalbine sahip olduğumuzu hissetmek, ona aşık olmamıza yetebilir. Dolayısıyla, özellikle aşkta öznel bir hazzın peşinde koştuğumuz ve bu yüzden de bir kadının güzelliğine duyulan hayranlığın aşkta en baskın unsur olmasının beklenebileceği yaşta, aşk - en fiziksel aşk bile- temelinde, başlangıcında bir arzu olmadan doğabilir.

Swann'ların Tarafı, Marcel Proust (Sayfa 200 - YKY)Swann'ların Tarafı, Marcel Proust (Sayfa 200 - YKY)

"Bilginler kurulu karşısındaki kurbağaya benzerim. Oysa öğrenmeyi, bilgilenmeyi o kadar çok isterdim ki! Eski kitaplara dalmak, eski kağıtlara gömülmek kim bilir ne kadar zevklidir!"

Swann'ların Tarafı, Marcel Proust (Sayfa 201 - YKY)Swann'ların Tarafı, Marcel Proust (Sayfa 201 - YKY)

"Benim gazetelerde eleştirdiğim şey, her gün dikkatimizi önemsiz şeylere çekmeleri; oysa en önemli konuların işlendiği kitapları hayatta üç veya dört kere okuyoruz..."

Swann'ların Tarafı, Marcel Proust (Sayfa 32)Swann'ların Tarafı, Marcel Proust (Sayfa 32)
Aykut 
16 Ağu 12:54, Kitabı okudu, İnceledi, Beğendi, 10/10 puan

Bir insanın, bilinmeyen bir hayatın parçası olduğunu ve ona olan aşkımız sayesinde bu hayata nüfuz edebileceğimizi zannetmek, bir aşkın doğmasında en temel unsurdur ve başka hiçbir şeyin önemsenmemesine yol açar.

Swann'ların Tarafı, Marcel Proust (Sayfa 103 - Yapı Kredi Yayınları)Swann'ların Tarafı, Marcel Proust (Sayfa 103 - Yapı Kredi Yayınları)

Eskiden bildiğimiz yerler, kendilerini kolaylık olsun diye yerleştirdiğimiz mekanlar alemine ait değildirler sadece. O zamanlarki hayatımızı oluşturan, birbirine bitişik izlenimlerin ince bir dilimidirler; belirli bir görüntünün hatırası belirli bir anın özleminden ibarettir ve evler, yollar, caddeler de, heyhat, seneler gibi uçup gider.

Swann'ların Tarafı, Marcel Proust (Sayfa 430 - YKY)Swann'ların Tarafı, Marcel Proust (Sayfa 430 - YKY)
2 /

Kitapla ilgili 1 Haber




Burası çok ıssız