14 – Yıldız Ecevit – Oğuz Atay’da Aydın Olgusu
Oğuz Atay üzerine yazılan her şey, ister istemez, insanın kendi içindeki o bölünmüş, tereddütlü, yer yer gülünç ama sahici yanına dokunuyor. Yıldız Ecevit’in Oğuz Atay’da Aydın Olgusu tam da bunu yapıyor: Atay’ın romanlarında dolaşan “aydın” figürünü, yalnızca edebî bir karakter olarak değil; Türkiye’nin modernleşme macerasının, ideolojik kırılmalarının ve kişisel çıkmazlarının taşıyıcısı olarak inceliyor. Ve bununla yetinmeyip, aydının içsel sesini, bilinçdışını, korkularını ve kaçışlarını da ortaya çıkarıyor.
Bu nedenle kitap yalnızca Atay’ın romanlarına bir eleştiri değil; aynı zamanda, bir toplumun kendini anlamlandırma biçimlerinin, başarı fetişinin, ilerleme mitinin ve aydın olmanın taşıdığı tüm yükün, katlanılmaz hafifliğini ve ağırlığını birlikte gösteren bir çalışma.
Ecevit’in çalışması, Atay’ın roman kişilerini tek tek çözümlemekten çok, onların arkasındaki “zihinsel iklimi” görmemizi sağlıyor. Özellikle de şu meselede: Türkiye’de aydın olmanın trajik bir yanı vardır; çünkü aydın, ne tam anlamıyla topluma nüfuz edebilir ne de ondan tamamen kopabilir. Bu iki hâlin arasındaki sıkışma, Atay’ın bütün karakterlerine sızan bir ruh halidir.
Aydının bölünmüş benliği: Modernleşmenin ruhsal bedeli
Ecevit’in en güçlü tespiti, Atay’ın romanlarında yer alan aydın figürünün sürekli bir bölünme yaşadığıdır. Modern olmak ister, ama modern olanın yabancısıdır. Gelenekten uzaklaşmak ister, fakat kopuşu tamamlayamaz. Onu Atay romanlarında en kırılgan yapan da budur: Sürekli bir “arada olma” hali.
Bu aradalık, Tehlikeli Oyunlar’daki Hikmet Benol’de bir varoluşsal oyuna,
Tutunamayanlar’daki Turgut Özben’de bir kimlik arayışına,
Olric’te ise benliğin dışarıya yansıttığı bir vicdan–dost–hayaleti karışımına dönüşür.
Ecevit, bu