Adnan Menderes (1889-1961). Aydınlı bir büyük toprak sahibinin oğlu. I. Dünya Savaşı’na katıldı. 1919’da Yunanlılara karşı milis hareketlerinin içinde yer aldı. 1930’da Feıhi Okyar’m Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın yerel yöneticisi olarak siyasete atıldı. CHP önderlerinin dikkatini çekince bu partiye girdi. 1931'de milletvekili seçildi. 15 yıl boyunca milletvekilliğini sürdürürken bir yandan da hukuk eğilimi gördü. 1945’te önde gelen değişim yanlılarından biriydi ve DP’nin dört kurucusundan biri oldu. 1950-1960 arasında başbakanlık yaptı. DP’ye giderek daha fazla egemen oldu ve otoriter eğilimler içine girdi. 1960 darbesinden sonra tutuklandı. İdama mahkum oldu ve bir intihar girişiminin ardından 17 Eylül 1961’de idam edildi.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Başkasında bir heyecan belirtisi algılar algılamaz, kendimizin de aynı heyecana kapılması gibi bir eğilimin içimizde yaşadığı kesindir. Ancak böyle bir eğilime ne kadar sık başarıyla karşı koyar, heyecanı yanımıza yaklaştırmayarak çokluk ona taban tabana karşıt bir doğrultuda davranırız? Peki, o zaman kitle içindeki bu bulaşımın eline ne diye hep teslim eder dururuz kendimizi? Burada yine, kitleden kaynaklanan telkinsel etkinin bizi içimizdeki öykünme eğilimine uymaya zorladığı, içimizdeki heyecanı endüklediği (ateşlediği) gibi bir yanıta başvurulacaktır. Öte yandan, McDougall'da da yine telkin sözcüğüne rastlamaktan kendimizi kurtaramaz, başka araştırmacılar gibi onun ağzından da, büyük bir telkin yatkınlığına kitlelerin karakteristik özelliği diye bakılması gerektiği sözünü işitiriz. Bütün bunlar, telkinin, daha yerinde bir deyimle telkine açıklığın başka ögelere indirgenemeyecek bir ilk fenomen sayılacağı ve ruhsal yaşamın bir temel gerçeği olarak görülmesi gerektiği savını işitmeye hazırlar bizi. Şaşılacak hünerlerine 1889 yılında tanık olduğum Bernheim'ın görüşü böyleydi; ne var ki, anımsadığıma göre, daha o zamanlar telkin despotluğuna karşı alttan alta bir düşmanlık beslenmekteydi. Örneğin, karşısında pek uysal davranmayan bir hastaya Bernheim'ın, "Şu yaptığınız da iş mi sanki?" (Vous vous centresuggestionez) diye çıkıştığını ne zaman işitsem, hep şöyle geçirmişimdir içimden: Bu, besbelli yersiz bir davranış ve zorbalıktan başka şey değil! Telkine başvurularak alt edilmeye çalışıldığına göre, hastanın karşı telkinde bulunmak elbette hakkıydı. Bu konudaki direnişlerim, her şeyi açıklayan telkinin kendisinin bir açıklamadan uzak tutuluşuna karşı giderek bir başkaldırıya dönüştü. Telkinle ilgili olarak şu eski nükteli soruyu yineleyip durdum sürekli:
Boks hem ilkel hem de yenilikçidir; hem kanlı hem de tekniktir; eskiden bedene karşı alınan tavırlarla yenilerini bir araya getirir. En iyi boksörler hızlı yer değiştirmede, sol direkt vuruşlarda, savunma tekniklerinde ve "soylu sanat" olarak adlandırılan boksun öteki öğelerinde usta adamlardan oluşur. Aynı zamanda bir "öldürme içgüdüsü"ne de sahip olmaları gerekir. Gelgelelim, daha yavaş olan birçok boksörde sadece hayvani bir cesaret vardır - dayak yeme ve dayak atma cesareti. Yeni boks izleyicilerin yiğit sporculuğa yönelik ikircikli duygularını yansıtır. Hıza ve tekniğe hayran olunurken, eski dayanıklılık ve kaba kuvvet nitelikleri de hâlâ çok tutulur. Üstüne üstlük, ABD'de, boks derin bir etnik çatışmanın ve ırksal önyargıların etkisi altındadır. 1889'da Queensbury'nin kurallarını uygulayarak unvan kazanmış ilk boksör olan ve Fighting Irish adıyla anılan John Sullivan hoyratlığıyla ün salmıştır. 1908-1915 yılları arasında, ilk dünya ağır sıklet boks şampiyonu olan Jack Johnson'dan, yadsınamayan yeteneğine karşın yalnızca siyah olduğu için nefret edilir. Tekniğini çok geliştirmiş bir boksör sayıyla, yani rakibini yere devirmeden maç kazanabiliyorsa da, boks ilkel bir spor olmayı sürdürür; erkeğin saldırgan itkileri -rakibin pestilini çıkarmak, onun bedenine ve başına vurmak- bütünüyle bedensel biçimde açığa vurulur boksta.
Düzeltilen, Çalıştırılan, Yetkinleştirilen Beden/İşlenen Beden 19. Yüzyılda Jimnastikçiler ve Sporcular·Kitabı okudu
1889'da bütün elyazmaları sınıflandırılıp kayda geçirildiginde, simya elyazmaları Newton'un mirasçılarına iade edilmişti. Bu evraklar 1936 yılına kadar ailenin elinde kaldı. Bu tarihte mirasçıları, büyük atalarının teolojik yazılarıyla birlikte simya elyazmalarını da satmaya karar verdi. Satışı Londra'nın Sotheby's müzayede şirketi gerçekleşirdi ve belgeler birkaç kişinin eline geçti. Satışı sonradan ögrenen tanınmış iktisatçı John Maynard Keynes, bu elyazmaların İngiltere'nin milli hazinesi oldugunu düşündügünden tek tek satın almaya çalıştı. Simya elyazmalannı içeren 121 dosyadan 57'sini toplamayı başararak Cambridge Üniversitesi'ne baglı King's College'e hibe etti.