Her duygu mahcubiyet taşır; ki sadece beden değil, bütün olarak bilinç de dahildir buna.⁶¹ Mahcubiyet, kendini koruma içgüdüsü veya seçilimin getirdiği biyolojik zorunluluklar gibi faydaya dayalı sebeplerle açıklanmak şöyle dursun, nesnesi pek de belli olmayan, ekseriyetle nedensiz bir kaygı olarak tezahür eder; mahcubiyet özü itibariyle "paniktir", yani deneyüstüdür. İster Racine'de olduğu gibi ehlileştirilmiş yabanıllık, ister doğuştan gelen bir ölçülülük olsun, içsel uygarlığımızda bulunan en nazik şeyi temsil eder. Her şeyden önce bir gizeme (bilhassa da duyguların en zengini ve en vakuru olan aşktaki gizeme) gösterilen saygıdır; Ötekinde, öz benliğimizin kendi kendisini tanıdığı o geceye özgü, nüfuz edilmez, gizemli unsura saygı gösterir. Mahcubiyet, budala bir samimiyetle güvenini sarstığımız takdirde sınırlarını ihlal etme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağımız, ruhun işleyişine özgü bir tinsel haysiyetin önsezisidir. Bu gizemi, kelimeleri aşıp onları imalı kılan, ifade edilemeyenin hududu olarak betimlemiştik: Bu gizem nasıl ki telaffuz edileni, dile getirilemezin halesiyle çevreliyorsa, kişiyi de baştan aşağı sonsuzlukla kuşatır. Mahcubiyet, bu elle tutulamazın, bu tartıya gelmezin hassas kullanımıdır. Muhabbet beslemenin paradoksal cilvesi olan mahcubiyet, karşısındakini uzaklaştırırken kendine çeker ve beceriksizlik ile zarafetten, cüret ile utangaçlıktan oluşan o parlak albenisini bu tereddüde borçludur; dolayısıyla Leibniz'in deyimiyle motus primo primus (aslî ilk hareket) değil, aksine, doğaya aykırı bir ihtiyat, kendisini kendisinden koruyan bir yüreğin o nefis ölçülülüğüdür. Mahcubiyette, ironide olduğu gibi, bir zaman unsuru vardır. Duygularımız yoğunluklarına göre tertiplendiği ve zımni olanaklarca zengin oldukları için, tüm güçlerini bir hamlede
Alıntı
Pabuçcu Muştası
"Artık Yeni Osmanlılar yerine, Frenklerin deyişiyle 'Jöntürkler' diye anılan Batıcı aydınlar, rüşvetle satın alınmaya yanaşmadıkları ölçüde, sürülmek, susmak ya da Avrupa'ya kaçmak zorunda kalırlar. Yahya Kemal şöyle der: '1903'te Türk gencine göre siyasal yaşam neydi ? Namık Kemal'in bırakmış olduğu bir gelenekti: İçerde sürgün, dışarıda kaçak yaşamı. Bu gelenek gitgide Jöntürklük adını almıştır.' İstanbul'da ise Jöntürklere kısaca 'Con' denilir. 'Con', başı belada adam demektir. dışarıdaki tehlikeli kişiler 'Con'dur."
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Mutluluk - Fransız ressam Jean-Eugène Buland 1903 tarihli
Resmin asıl Fransızca adı “Bonheur des parents”, yani “Ebeveynlerin Mutluluğu/ Anne-Baba Mutluluğu” olarak çevrilebilir. Ressam burada büyük bir olayı değil,küçük ve sessiz bir aile anını resmediyor, yeni doğmuş bebeğini emziren genç anne ve ona sevgiyle, neredeyse hayranlıkla yaklaşan baba. Resmin gücü de tam burada mutluluk abartılı bir sevinç olarak değil, yorgunluk, yoksulluk, mahremiyet ve şefkat içinden doğan sakin bir duygu olarak gösterilmiş. Erkek figürün ise bedensel olarak öne eğilmiş olması ve ellerini birleştirmiş, bakışını bebeğe ve anneye yöneltişi resimde babayı otoriter bir figür olmaktan çıkarıp duygusal olarak dahil olan,hayranlık duyan, bir figür haline getirir. Bu da resmin duygu yoğunluğunu arttırır. Yeni doğan çocuklarıyla genç bir çiftin dokunaklı bir tasviri resimdeki hassasiyet ve sakinlik çok iyi tasvir edilmiş
Sanat
BAĞDAT'IN YOLU KONYA'DA BAŞLAR
Sultan İkinci Abdülhamid Han'ın, Osmanlı vatanını aşan şümullü siyasetinde, demiryolu faaliyetleri büyük önem taşıyordu. Bağdat Demiryolu'nun inşası da bu siyasetin önemli bir parçasıydı. Ulu Hakan, hem Osmanlı'nın bölgeyle olan irtibatını güçlendirmek hem de diğer Batılı devletlere karşı, Almanya'yı Doğu'da bir denge unsuru hâline getirmek amacıyla projeyi, Almanya'ya imtiyaz olarak verdi. İstanbul'dan Konya'ya kadar olan kısmı, Anadolu Demiryolu Şirketi tarafından tamamlanan hattın yeni başlangıç noktası Konya olmuş; buradan sonraki bölüm ise yeni kurulan Bağdat Demiryolu Şirketi'ne bırakılmıştı. Şirket, demiryolunu bölüm bölüm inşa etmeyi planlamış ve ilk olarak 1903'te Konya-Ereğli arasında çalışmalara başlamıştı. Fotoğrafta, Alman Büyükelçisi Marschall von Bieberstein ve beraberindeki heyetin, Bağdat Demiryolu'nun Konya-Karaman hattının tamamlanması vesilesiyle şehre gelişi görülmektedir. (21 Haziran 1904) Yedikıta Dergisi - Sayı 214 (Haziran 2026)
Pencere
Bu resim, Bonnard'ın 1925'te yakındaki Villa du Bosquet'i satın almadan önce kaldığı Villa Hirondelle'deki bir dairede, Alpes-Maritimes'deki Le Cannet'te yapılmıştır. Açık pencerenin ötesinde küçük kasabanın kırmızı kiremitli çatıları uzanmaktadır. Masanın üzerinde, Bonnard'ın 1898'de La Revue Blanche (1889 ve 1903 yılları arasında yayın yapan Fransız sanat ve edebiyat dergisi) tarafından yayınlandığında resimlediği Peter Nansen'in Marie adlı romanının bir kopyası bulunmaktadır. Eşi Marthe, balkonda, samimi ev ortamına sessizce entegre olmuş bir şekilde görünmektedir. Bu yıllarda Bonnard giderek daha çok hafızasından resim yapmaya başlamış ve bir motifi ilk gördükten çok sonraları bile tekrar ele almıştı. Bu mesafe ona rengi ayarlama, perspektifi değiştirme ve bir sahnenin ruh halinin kompozisyona rehberlik etmesine izin verme özgürlüğü verdi. Le Cannet (Fransa'da bir şehir)'te bu çalışma biçimine uygun sakinliği ve ışığı buldu. Akdeniz güneşi paletini aydınlatırken, Marthe'nin tanıdık varlığı ve ev yaşamının rutinleri, tekrar tekrar ele alabileceği konular sundu.
Resim
İntihar eden yazarlar arasında biri daha varmış. Sadık Hidayet Siz kimleri hatırlıyor ve biliyorsunuz? 1903 Tahran doğumlu olan yazar, Tahran'da Saint Louis Lisesi'nde okumuş. Daha sonra okumak için Belçika'ya ve Fransa'ya gitmiş. 1930 sonrası Tahran'a dönmüş. Pehlevi dilini öğrenmek için Bombay'a giden yazar sonrasında psikolojik bunalım sonucunda 1951 yılında intihar etmiş.