• Yabancılara karşı donmuş ve buzdan bir göl gibi davra­nan, bütün düşüncelerini, ilgisiz kişilere, kendi iç dünyasını göstermemek için kayıt altına alan Enver Paşa, kendine iti­mat eden bu insanlar arasında çekingenliğinden biraz daha kurtulmuş, hareketleri hükmedici, sesinin tonu alışılmamış ölçüde idi. Böylece orada bulunanları büyülercesine etkile­meyi başarıyordu. Orada bulunanlar zorlandıklarım ve ateş­lendiklerini hissediyorlardı. Artık, burada kaçınmak, taraf­sız kalıp yanda durmak yoktu. Fırtına bulutlarından kaç­mak nasıl mümkün değilse, bu ateşin adamın tesiri altında kalmamak da mümkün değildi.Fakat, O’nuıı kendi içinden kopan tesir gücünün far­kında olup olmadığı bilinemezdi. Gerçek olansa, onun su­baylıktan, Harbiye Nazırı olarak herşeye hâkim olmasındaki olağan üstü hızla yükselişinin alışılmamış olmasıydı. Yine alışılmamış olan bir şey daha vardı o da, bu kadar kısa süre­de bu kadar çok taraftar ve bu kadar çok düşman kazanmış olmasıydı. Belki de bunun altında yatan şey, temas ettiği in­sanlara verdiği şualardır. Bunun karşılığı da hesapsız ve şartsız bir fedakârlık, hayranlıkla, üstünlüğünü kabul, saygı dolu bir sevgi hâlesi olmasıydı. FIiç değilse en azından güç­lü bir iticilik toplamamıştı.Prens Said Halim Paşa, ilk önce, şaşkınlık belirtisini gizli, hafif bir gülümseme ile saklamış, her zamanki gibi ih­tiyatlı sesi önemli olmamasına rağmen, memnuniyetsizliğini göstermemiş hattâ, bilakis bir şekilde kendini rahatlamış hi- sediyordu. Kararını vermiş olmalıydı ki, zarif parmaklarını kavuşturdu. Neredeyse sevinçle: — Eğer antlaşma bizim ar­zularımıza uygunsa imzalanır. Allah memlekete hayırlı kıl­sın” Ve biraz hüzünle eklemişti: Tecrübeye göre, bu tepe­den inme olacağından yaşlıları öfkelendirecektir.”

    Bir kaç gün geçmişli ki, yağmurlu fırtınalı bir öğle son­rasında, yağmurdan yaştan Yeniköy’deki sarayın bahçesini su basmış, pencere camları rüzgârın basıncıyla kırılmıştı ki, Sadrazam’a, Cemal Paşa’nın geldiği bildirildi.Prens Said Halim, gururla kalktığı yerden küçük adım­larla Bahriye Nazırına doğru yürüyüp;— Geç kaldınız, Cemal Paşa..!Nazır, büyük bir nezaketle bu fırtınalı havada otomobil ile gitmenin imkânsızlığını söyleyerek özür beyanıyla, an­cak Ayaz Paşa köşkünden bir motorlu kayıkla gelebildiğini bildirdi.Said Halim Paşa; Diğer beyler az önce ayrıldılar, da­ha fazla bekleyemezlerdi..”Nazır, üzgün bir şekilde omuzlarını kaldırdı. Denil­diği gibi, çok üzgünüm.”içinden başka şeylerle uğraşan bir insan gibi Sadrazam boynunu eğerek: Öyle ise iyi. Ama sizin için yeni bir ha­berim var Cemal Paşa. Çalışma odama geçelim mi?”Bir yığın halılar, perdeler, örtüler, hafif koltuklarıyla dolu Mısırlı Prensin sükunet, rahat ve huzur için dekore ettirdiği bu küçük özel odadan çalışma odasına geçtiler. Cemal Paşa hayranlıkla bakınırken, Sadrazam hemen ma­sasının arkasına geçerek, çekmeceden yazılı bir kâğıt çı­kardı.Bahriye Nazırı, çok özel bir şey olacakmış gibi bir hisse kapıldığında, ne olduğundan haberi olmadığı için, bu bilgi noksanlığı onu bir anda huzursuz etmişti.Said Halim Paşa her zamankinden farklı bir gülümse­meyle: — Bu nedir, biliyor musunuz? diye sordu.Bahriye Nazırı, merak dolu bir bakışla karşılık verdi.

    — Bu, siz gelmeden önce Alman Büyükelçi Freiherr von Wangenheim ile imzaladığımız Türk-Alman İttifak Antlaş­masıdır. Sanırım kabul edilebilir bir antlaşma olduğundan siz de bizimle aynı fikirde olmalısınız!Konuyu kavramak için, Cemal Paşa’ya saniyeler yetmiş­ti bile. Parmaklarıyla, çene ve yanaklarını çevreleyen kısa koyu sakalını okşuyordu.Aslında bu şaşırtıcı yenilik, politik bir olaydaki gerçeğe bu anlamda hazır olmadığı çok belirgindi.Sadrazam, antlaşmanın maddelerini tek tek okurken, Cemal Paşa’nın yüzü aydınlanıyordu. Kusur bulacağı hiçbir şey yoktu, iki bağımsız devletin eşit haklara dayalı, her iki ülkenin karşılıklı olarak çıkarlarının olduğu bir antlaşmay­dı. Başını kaldırarak: Avusturya-Macaristaıı’m bu konu­daki durumu ne?”— Az önce Büyükelçi Pallavicini’den, Avusturya-Maca- ristan hükümetinin bu ittifakın bütün maddelerini tasdik ettiklerine dair sevindirici bir haber aldım.— Aynı şekilde İtalya ile de mutabık kalındı mı?— İtalya’nın henüz antlaşmadan haberi olmadı.Prens Sait Halim Paşa, antlaşma kâğıtlarını toplayıp, kapatarak zayıf vücudunun tamamen gömüldüğü bir koltu­ğa oturdu. Cemal Paşa, memnun musunuz, memnun de­ğil misiniz? Siz hiç şey demediniz?”Bir antlaşmanın birlikte getireceği bütün ihtimalleri iyi­ce değerlendirilmeksizin ele alındığı bu habere açıkçası şa­şırdım doğrusu? Ve Cemal Paşa devam etti: Burada öncebirşey sormak için izin istiyorum”?— Öyle mi?— Niçin, antlaşma imzalandıktan sonra, benim haberim oldu? Sanıyorum böyle bir ittifaka girmek için önce görüş­meler, konuşmalar yapılmıştır. Bunlardan benim hiç habe­rim olmadı. Bilmiyorum, beni bu işin dışında tutmanın ne gibi sebebi olabilirdi?Şahsına karşı herhangi bir itimatsızlığın söz konusu ol­madığının garantisini veren Sadrazamın, kaçamak sözleri bilmeden, Cemal Paşa’nın yüzünde ciddi bir rahatsızlığın belirtileri ortaya çıkmıştı. Herhalde bu iş, büyük bir ihtimal­le hassasiyetinden dolayı, olağanüstü bir durum üzerine ya­pılmış olmalıydı. Bakanlar Kurulu’nun diğer üyeleri meselâ Cavit Bey’in, aynı şekilde İbrahim Bey’in ve Şükrü Bey’in de bu antlaşmadan haberleri olmamıştı. Eğer kapanış oturu­munda ona bir davet gelmiş olsaydı, onu dışta tutmak gibi bir niyetin olmadığını anlayabilirdi yine de?Cemal Paşa, yaradılıştan iyi niyetli olduğundan barış­maya hazırdı ve konunun üzerine daha fazla gitmedi. Ka­rakterine uygun olarak, her zaman uyuşma ve karşılıklı an­layış aramayı seven ılımlı politikacılardandı. Bunun için iti­laf devletlerine, özellikle Fransa’ya karşı öyle aşırı zıt bir tu­tum içinde değildi. Belki de itirazının, kararı etkilemeyeceği için tavrını değiştirmedi.Bir ittifaka girilebilecek olan ve işin sadece imzaya kal­dığı bir sırada tehlikelerden bahsetmek gereksizdi.Karamsar ve endişeli düşünceler onu rahatsız etmesine rağmen, Said Halim Paşa gülümseyerek bu ittifak için başa­rılar dilerken, Cemal Paşa, artık bu muhalefeti aşması ge­rektiğini bilerek veya tesadüfen sesinin kuşkulu bir hal al­masıyla gösteriyordu
  • Kırgınım,
    Yalnızlığıma bir pencere açıyor zaman,
    Tevekküle, matem tutmaya yok vakit,
    Yol uzun, meşakkatli,
    Ve çakallar uluyor yamaçlarda,
    Gel diyorum sana,
    Korkuyorsun bir adım atmaya,
    Yanmakta var,
    Lakin ne mümkün ateşe düşmeden imtihanı geçmek...
  • Gece pencere altlarında bekliyor musun gönül eşini? Arıyor musun türküler dolu zamanlarda sevdiğini?
  • 'Bazen, ' dedi ve bir kaç saniye yine sustu. Avuç içindeki çatlaklarına göz gezdirdi. 'Büyük anneni özlüyorum. İnsan yalnız kaldığında, kaybettiği şeyleri düşünüp düşünüp duruyor. Ve zaman, kaybettiğin şeyleri düşünürken daha yavaş akıyor. Saniyeler, dakikalar yok oluyor. Yerini günlere, aylara bırakıyor. Ve pencere kenarına.'
  • Tabuta girdik bir kere, bu saatten sonra pencere mi arayacağız?
  • Gözlerin
    Lâle devrinden bir pencere
  • Bir gün Sitanov, “Bu kitaplar bize sanki ilkbaharı getirdi. Hani kışlık pencere macunlarını söküp çıkarırsın ve ilk kez pencereleri ardına kadar açarsın ya; işte öyle!” dedi.