Resim 1. Çin İmparatoriçesi Cixi (慈禧太后).
1856 ile 1908 arasında Çin'i yöneten İmparatoriçe'nin geleneksel değerlerle modern dünyanın gerçekleri arasındaki tercihini, 1866 yılında çok gürültü çıkardığı ve imparatorların mezarlarını rahatsız ettiği için demiryolu yapımını yasaklamasından ve 1877 yılında yasak kalkınca da trenlerin atlar tarafından çekilmesini istemesinden anlayabiliriz. Batı'ya öğrenci göndermeyi de gene bu vizyonsuz İmparatoriçe durdurmuştur. Bunu Herkes Bilir Emrah Safa Gürkan
Yönetim
‘Seçimleri kazansanız bile silahlarımızla sizi ezeriz’
Jack London’ın ‘Demir Ökçe’ romanında Wickson şöyle haykırır: “Seçimleri kazansanız bile o meclis binalarını başınıza yıkarız. Ordumuzla, polisimizle, silahlarımızla sizi ezeriz. Bizim elimizde GÜÇ var ve bu gücü asla bırakmayacağız!” 1916 yılında hayatını kaybettiğinde henüz 40 yaşında olan Jack London, kısacık ömrüne dünya edebiyatının başyapıtları arasında anılacak sayısız eser sığdırmıştı. Örneğin 1908 yılında kaleme aldığı Demir Ökçe… Dünya edebiyatının ilk distopya örneği olarak kabul edilen bu eser, doğa ve macera romanlarıyla tanınan Jack London’ın sosyalist dünya görüşünü de en yetkin şekilde yansıtan çalışmasıdır. Romanın kurgusu, 27. yüzyılda yaşayan bir tarihçinin, Sosyalist İşçi Önderi Ernest Everhard’ın 1910-1932 yılları arasındaki mücadelesini anlatan günlükleri bulması üzerine kuruludur. Ernest’ın eşi Avis tarafından tutulan bu günlükler ve Tarihçi Anthony Meredith’in dipnotları aracılığıyla London, ideal bir sosyalist liderde bulunması gereken özellikleri tanımlar. Devlet mekanizmasını elinde tutan tröstlerin, işçi sınıfını “böl ve yönet” taktikleriyle parçalaması ve devrimci kalkışmaları ordu gücüyle vahşice bastırması, çarpıcı bir yeraltı direnişi hikayesiyle işlenir. Eser, insanlığın yüzyıllar sürecek karanlık bir döneme girişini betimlerken, aynı zamanda gelecekte kurulacak adil bir sosyalist dünya düzeninin de habercisi niteliğindedir. Eşi Nadejda Krupskaya’nın aktardığına göre Lenin, Demir Ökçe’yi okuduktan sonra kitaba hayran kalmış ve romandaki tekelci kapitalizm (tröst) analizlerini son derece isabetli bulmuştur. Lenin, London’ın burjuva demokrasisi ile parlamenter sistemin birer aldatmaca olduğunu erkenden gördüğünü belirtir. Ona göre bu eser; egemen sınıfın gücü tehlikeye girdiğinde bizzat kendi koyduğu yasaları çiğneyerek her türlü
Makale|Yazı
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Resmi tarih anlatısı 1923’ü radikal bir kopuş, her şeyin sıfırdan başladığı bir "milat" olarak sunarken; sosyolojik ve ekonomik körlük, o derin sürekliliği ıskalar. Ortada yapısal bir sistem değişimi değil, devlet aygıtını kontrol eden elitlerin ve o elitlerin eliyle yönetilen sermaye transferinin biçim değiştirmesi vardır. Osmanlı’nın son döneminde, özellikle II. Meşrutiyet (1908) sonrasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önündeki en büyük yapısal sorun şuydu: Devlet ve askeri bürokrasi Türk-Müslüman elitlerin elindeydi ama ticaret, sanayi ve sermaye birikimi ezici çoğunlukla gayrimüslimlerin (Rum, Ermeni, Yahudi) kontrolündeydi. İttihatçılar, devlet gücünü kullanarak "Milli İktisat" politikasını başlattılar. Amaç, sıfırdan bir üretim ekosistemi kurmak değil, var olan zenginliği devlet eliyle "makbul" gördükleri yeni bir Türk-Müslüman burjuvazisine aktarmaktı. 1923’te kurulan yeni rejim, bu İttihatçı sermaye birikim modelini ve kadrolarını miras aldı. 1942’deki Varlık Vergisi gibi radikal hamleler, bu primitif sermaye transferi döngüsünün Cumhuriyet dönemindeki en somut, en agresif halkalarından biriydi. Gayrimüslimlerin mülksüzleştirilmesiyle yaratılan o "yeni elitler", bugünün geleneksel büyük sermayesinin (TÜSİAD havuzunun) temel harcını oluşturdu. Batı kapitalizminde burjuvazi (sermaye sınıfı), feodalizme karşı savaşarak, üreterek ve devlete kafa tutarak kendi gücünü inşa etmiştir. Türkiye’de ise tam tersi bir kronoloji işler. Burjuvaziyi devlet bizzat kendi eliyle, ihalelerle, teşviklerle ve korumacı duvarlarla var etmiştir. Bizde devlet, toplumsal refahı organize eden bir aygıt olmaktan ziyade; kimin zengin olacağına, kimin salda kalıp kimin gemiye bineceğine karar veren devasa bir dağıtım (ve mülksüzleştirme) mekanizmasıdır. Bu yüzden güç kimdeyse, hazinenin
Tarih
“Bugün Pazar, Beni İlk Defa Güneşe Çıkardılar”
Bugün pek dışarı çıkmak istemedim. Okunacak çok kitap var. En başta 68 kuşağından Tuncay Çelen’in bizzat olayların tanığı olarak yazdığı Denizler’den Terzi Fikri’ye Türkiye anlatısı. Başlayıp devamını getiremediklerimden… Sonrasında Tevfik Çavdar’ın Türkiye Demokrasi Tarihi’nin ilk cildi (1839-1950), Sungur Savran’ın Türkiye Sınıf Mücadeleleri’nin ilk cildi (1908-1980) Ömrümüz çok azına yetecek…
Kübizm
Kübizm, geometriyi ve fiziği temel alan zihinsel çalışmayı gerektirir. Kübizm, nesneleri parçalayarak, sanat anlayışının mantık süzgecinden geçirdiği biçimlerin ifadesiyle sanatını oluşturmuştur. 1907-1914 yılları arasında fovizmden kopan sanatçıların oluşturduğu bir akımdır. Kubizm akımının adı Matisse'ın 1908 Sonbahar sergisin de gördüğü Braque'ın tablosuna "küçük küpler" sözünü kullanmasıyla ortaya çıkmıştır.
Çökertmeden çıktım be Halil'im..Yalıkavak Bodrum
Türküde adı geçen Gülsüm, 1889-1908 yıllarında “Çerkez Kaymakam” olarak bilinen Ömer Hulusi Lütfü beyin evinde hizmetçilik yapıyor. Lütfü Bey’in kolcularından İbrahim Çavuş da Gülsüm’ü kendine ikinci eş olarak alıyor. Buna gönlü razı olmayan İbrahim Çavuş’un arkadaşı Halil Efe, Gülsüm’ü alıp dağa kaçırıyor. Yaşananları hazmedemeyen Çerkez Kaymakam, İbrahim Çavuş ile diğer kolcularını toplayıp ikilinin peşine düşüyor. Bu süreçte Halil Efe de çakır mavi gözleriyle ünlü Gülsüm’ün büyüsüne kapılıp âşık oluyor. Halil ile Gülsüm, Yalıkavak’taki ‘Çökertme’ sahilinden adalara kaçmayı planlıyor, Rum denizci Kostapao ve gemicisini rehin alıp yola çıkıyorlar. Kostapao, teknesiyle Aspat beldesi açıklarında ilerlerken, Halil Efe ile Gülsüm’ün içeceklerine ilaç koyup bayıltıyor. Yardımcısı da karaya çıkıp Çerkez Kaymakam’a Halil ve Gülsüm’ün Bitez kıyısındaki teknede olduğunu ihbar ediyor. Bunun üzerine kolcular tekneye ateş açıyor. Kendisi de ateş altında kalan Kostapao demir alıp kaçıyor ama açıkta yakalandığı muhafaza teknesinden açılan ikinci ateşte Hali Efe ağır yaralanıyor. Halil Efe yaralı halde getirildiği Bodrum meydanında bir süre aç susuz bırakılıyor, yine ölmeyince kolcular tarafından boğularak öldürülüyor. ‘Çökertme türküsü’ de bu trajik öykünün ardından ortaya çıkıyor. Çakır Gülsüm ise bir süre yalnız kaldıktan sonra Bodrumlu Ali Galem adında biriyle birlikte yaşıyor ancak Halil Efe’nin aşkını yüreğinden koparamıyor ve ayrılıyor. Güzelliğiyle ünlü Hevse olarak da bilinen Çakır Gülsüm, uzun yıllar dönemin Bodrum Belediye Başkanı Derviş Görgün’ün himayesinde yaşadığı tek katlı evinde ve tek başına yaşama gözlerini yumuyor.youtu.be/V8zFtgfQ6qA?si=...