Puan vermedi·152 syf.··
2026 2. kitabı
Kitap ilk bakışta kapitalizmden sosyalizme geçişin başarısızlığını anlatan bir distopya gibi görünse de, aslında çok daha derin bir sistem eleştirisidir. Birçok kişi bu eseri genel bir komünizm eleştirisi sanıyor ama yanlış. Orwell burada doğrudan Stalin dönemini ve devrimin nasıl bir diktatörlüğe evrildiğini hedefe alıyor. Kitabı tam anlamıyla kavrayabilmek için 1917 Rus Devrimi'nin aktörlerini bilmek gerekiyor. **spoiler Kitabın bence en sarsıcı kısmı, domuzlar ile insanların aynı masada kağıt oynayıp zaferlerini kutladıkları o son sahneydi. Hayvanlar dışarıdan içeriye bakarken artık kimin domuz, kimin insan olduğunu ayırt edemiyorlar. Bu sahne, "günün sonunda kazananın hep elitler, kaybedenin ise hep halk olduğu" gerçeğini yüzümüze çarpıyor. Tüm bunların yanında aslında kitap bize şunu fısıldıyor: Güç, kimin eline geçerse geçsin "kirletir". Dün ezilenin bugün gücü ele geçirdiğinde kendinden zayıfı ezmekte hiçbir sakınca görmemesi, sadece siyasetin değil, günlük hayatın da acı bir gerçeği maalesef. Yine de kitapta da olduğu gibi bunu en çok siyasette görüyoruz; teoride mükemmel olan vaatlerin pratiğe döküldüğüne kaç kere şahit olabildik? Yani diyeceğim şu ki "iyi yönetim biçimi" veya "kusursuz ideoloji" diye bir şey yoktur; yalnızca iyi niyetli yöneticiler ve en önemlisi, domuzların vaatlerine kanmayacak kadar bilinçli halklar vardır. Aksi halde, düşmanın değiştiğini sandığımız her zaferin sonunda aslında hiçbir zaman aynı tarafta olmadığımızı fark ederiz "Siz gidin artık Düşman dağıldı dedikleri bir anda Anlaşılıyor Baştan beri bütün yenik düşenlerle Aynı kışlaktaymışız" -İsmet Özel
Hayvan ÇiftliğiGeorge Orwell · Can Yayınları · 2024296,6bin okunma
6/10
·108 syf.··
Beğendi
·
2026 22. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 15 Haziran 2026 15:39
Fransız şair, matematikçi, dil teorisyeni, yazar #RaymondQueneau ‘dan #ZorluBirKış kitabı gerçekten zorlu bir okuma süreci yaşattı bana. Birkaç gördüğüm inceleme de aynı fikirde olduğundan gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki çeviri çok zorlayıcıydı. Roman bizi Birinci Dünya Savaşı’nın ortasına, 1916-1917 yılının o meşum kışına, Le Havre liman kentine götürüyor. Queneau burada savaşı cephedeki kurşunlarla değil, cephe arkasındaki insanların ruhlarındaki o boğucu bekleyişle anlatıyor. Kitabı okurken o liman kentinin rutubetini, soğuğunu ve her an bir şey olacakmış gibi hissettiren ama aslında hiçbir şeyin değişmediği o monotonluğu iliklerinizde hissediyorsunuz. Demokratik, mason ve Yahudileşmiş bir Fransa var. Lehameau’ya göre Fransa’yı çürümüşlükten ve düzensizlikten kurtarmak için gereken bir Alman Himayesi. Bernard Lehameau, başkahramanımız, 33 yaşında, yaralı bir asker, ayağı kırıldığı için aksamaya başlamış ve yürümek için bastona ihtiyaç duyuyor, bu süreçte çevirmenlik yapıyor. Saygıdeğer bir insan, sivil yaşamda oldukça yükselmiş bir memur, askerlikteyse savaş yaralısı ve belki de kahraman. Ama oldukça kötümser ve yabani. Annesi, ilk yengesi (abisi daha sonra tekrar evleniyor) ve karısı bir yangında hayatlarını kaybediyor. 13 yıl boyunca dul kaldığı süreçte eline kadın eli değmiyor. Bir gün tramvayda iki çocuğa rastlıyor Annette 14 kardeşi Polo ise 6-7 yaşlarında, bir başlarına okula gidip geliyorlar. Bu çocuklar ile bir bağ kuruyor Lehameau ve ablaları ile Madeleine (hafifmeşref bir kadın profili var) ile de tanışıyor. Onları sinemaya götürüyor birlikte vakit geçiriyor. Bir de ordudan sarışın ingiliz Helena var. Ona aşık oluyor, birkaç kez buluşuyorlar ama kadın bakire, bu devirde onunla evlenmeyi göze alamıyor ve zaten kadının tayini çıkıyor. Birkaç ay
Zorlu Bir KışRaymond Queneau · Sel Yayıncılık · 200325 okunma
Reklam
7/10
·336 syf.··
Beğendi
·
2026 46. kitabı
Kitap tam bir harp tarihçisi için yazılmış bolca planlardan bahsediyor. Kitabın içerisinde ilişkiler hakkında da bilgiler mevcut örneğin Enver ve Cemal paşaların yıllar geçtikçe olan ilişkileri gibi. Okudukça yapılan stratejik hataları fark ediyorsunuz ancak cephenin kaybedilme sebebi sadece bu değil İngilizlerin teknik ekipman olarak üstün olmaları da etkili. Türk birlikleri bunlara rağmen çok etkili bir direniş sergilediler. Kitabın çevirisinde sorunlar mevcut. Yazarın Ermeni tehcirine bakışı gibi meseleler yanlış olsa da çok önemli bir kaynak.
Türklerle Süveyş Kanalına 1914-1917Baron Kress von Kressenstein · Dorlion Yayınları · 20241 okunma
Kahire'nin İnsanları 1. Kitap
7/10
·527 syf.··
Beğendi
·
2026 34. kitabı
Sizlerle romancı Necip Mahfuz'un Kahire Üçlemesi serisinin ilk kitabı Saray Gezesi'ni paylaşacağım. Yoruma geçmeden evvel yazarın hayatından söz etmek istiyorum. Mısır Edebiyatının Dostoyevski'si olarak kabul edilen Mahfuz, 1988 yılında Nobel edebiyat ödülüne layık görüldüğü halde kendine özgü çizgisi nedeniyle ödülü almayınca döneminde "Nobel Necip Mahfuz'u kazandı" diye haber dahi yapılmış. Bu kadar ses getiren bir kaleme sahip olsada kendi ülkesinde hem olumlu hem de olumsuz manada eleştirilmiş. Bunun birçok sebebi var tabi. Zannımca en önemlilerinden biri; kurgularında lafı eğip bükmeden inançlarına aykırı yaşayarak kendini kandıran insanların yaptıklarını tüm açıklığıyla yazması. Zaten serinin ilk eseri hakkındaki yorumumu okuyunca anlayacaksınız. Saray Gezisi'nde; 1917'den sonraki İngiliz işgali altındaki Kahire'sinde beş çocuğu ve eşi Emine ile fazlasıyla tutucu bir yaşam süren elli yaşlarındaki Ahmet Abdülcevat Bey'in yaşamına şahitlik ediyoruz. Ailesinin dahi bilmediği, meşk aleminde ayrı bir hayatı olan Ahmet Bey evinde adeta terör estirmektedir. Karısını dini gerekçelerle dışarı dahi göndermezken asıl endişesi gizli hayatının öğrenilmesidir. Çünkü ev içerisindeki düzeni sarsılması her şeye son noktayı koyacaktır. Birinci evliliğinden olan büyük oğlu Yasin babasının gizli yaşamını merak etsede üzerine düşmez. Çünkü aklı fikri kadınlardadır. Oğlunun bu zaafını bilen Ahmet Bey kurtuluşu onu evlendirmekte yani evine gelin almakta bulur ki eve gelen gelin birlikte her şey daha kötü bir hal alır. Öyle ki çirkinliğinden dolayı evlenmeyen büyük kızı Hatice ile güzelliğinden dolayı talebi çok olan Ayşe ise bambaşka bir sorun teşkil etmektedir. Ortanca oğlu Fehmi okumaya hevesli bir gençtir lakin dönemin çalkantılı siyaseti onu kendi ağına çekmek için fırsat
Saray GezisiNecib Mahfuz · Hitkitap Yayıncılık · 2008391 okunma
Hekim ve yazar
10/10
·158 syf.··
2026 30. kitabı
Mihail Bulgakov’un Bir Genç Doktorun Anıları kitabını elime aldığımda, kendi psikolojik gerilim romanım Soğuk Sarı’nın yazım sürecini çoktan tamamlamış ve zorlu kurgu mesaisinin ağırlığını omuzlarımdan yeni atmıştım. Eseri okumak, tıp fakültesi koridorlarında ve yorucu nöbetlerde geçen yılların ardından hem bir intörn doktor hem de taze bir yazar olarak benim için tuhaf, zamanın ötesinde bir yüzleşme oldu. Bulgakov, 1917 devrimi arifesindeki Rusya'nın karlı ve ücra bir kasabasına atanan yeni mezun bir doktorun, doğanın acımasızlığı ve kendi mesleki tecrübesizliğiyle verdiği zorlu mücadeleyi anlatıyor. Sayfaları çevirirken o genç hekimin bir hastayla ilk kez tek başınayken hissettiği çaresizliği, döktüğü soğuk terleri ve hissettiği klinik izolasyonu o kadar içselleştirdim ki... Çünkü hekimlik, tıp kitaplarından öğrenilen kusursuz teorinin, gerçek insan eti, kanı ve ızdırabıyla buluştuğu ilk sarsıcı anın ta kendisidir. Fakat bu kitabı benim için asıl çarpıcı kılan, onu Soğuk Sarı’yı yazdıktan hemen sonra okumuş olmamdı. Kendi romanımı kurgularken, insanın zihinsel karanlığına ve karmaşık doğasının labirentlerine inmiş; hastaların gözündeki korkuyu, saklamaya çalıştıkları travmaları ve psikolojik derinlikleri tıbbın bana kattığı gözlem gücüyle metne dökmeye çalışmıştım. Bulgakov’u okurken çok net bir aydınlanma yaşadım: Ben Soğuk Sarı’da kelimelerle insanların zihinsel düğümlerini çözmeye, psikolojik bir atmosfer yaratmaya çalışırken; Bulgakov’un genç hekimi dondurucu kar fırtınaları arasında, elinde neşteriyle doğrudan bedensel ıstırapla boğuşuyordu. Farklı yüzyıllarda, farklı savaşlar veriyorduk ama odak noktamız aynıydı: İnsanın en savunmasız, en kırılgan hali. Benim tıp eğitiminin ve hastane temposunun ortasında, yazabilmek için kendi içimde oluşturduğum zihinsel
Genç Bir Doktorun AnılarıMihail Bulgakov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202332bin okunma
Puan vermedi·400 syf.··
Beğendi
·
2026 32. kitabı
Franz Kafka’nın Milena Jesenská’ya yazdığı mektuplar, dünya edebiyatının en sarsıcı, en savunmasız ve en derin aşk belgelerinden biridir. Sadece bir yazarın tutkulu bir kadına duyduğu hisleri değil; bir insanın kendi varoluşuyla, korkularıyla ve dünyayla kurduğu sancılı ilişkiyi gözler önüne serer. Milena’ya Mektuplar, geleneksel bir aşk mektubu koleksiyonundan ziyade, iki zihnin birbirine dokunma çabasıdır. Kafka, satırlarında kendini bir "yazar" kimliğinden tamamen sıyırır. Burada gördüğümüz kişi; bürokrasinin ve hastalıkların pençesinde, dünyada kendine yer bulmakta zorlanan, sürekli tedirgin ama aynı zamanda ruhunun derinliklerine bakmaktan korkmayan o meşhur "Kafkaesk" adamın en çıplak halidir. Kafka için mektuplar, bir araç olmanın ötesinde, Milena'ya ulaşmanın tek güvenli yoludur. Fiziksel gerçeklik (buluşmalar, sesler), Kafka’nın zihnindeki o "ideal" Milena imgesiyle çelişme korkusu yaratır. Bu yüzden mektuplarda duyulan tutku, buluşmaların getirdiği hayal kırıklığıyla sürekli bir çatışma halindedir. Milena'nın yaşam enerjisine, özgür ruhuna ve cesaretine hayrandır. Kendi iç dünyasındaki karanlık ile Milena’nın ışığı arasında bir köprü kurmaya çalışır ama bu köprünün ayakları her zaman kendi "yetersizlik" hissi üzerine kuruludur. Mektuplar, Kafka’nın yazma eylemini bir varoluş savaşı olarak kullandığını gösterir. Kelimeler bazen Milena'yı kucaklamak için yetersiz kalır, bazen ise onun ruhuna açılan tek kapı olur. Bu eser, "sevmenin ne demek olduğuna dair" cesur bir derstir. İnsan bir başkasını severken nasıl kendi parçalarına ayrılır, nasıl hem sonsuz bir özgürlük hem de mutlak bir bağımlılık hisseder; Kafka bu soruların cevabını kağıdın üzerine damlayan birer kan gibi bırakır. Milena, Kafka için sadece bir sevgili değil; aynı zamanda Kafka’nın kendi
Milena'ya MektuplarFranz Kafka · Can Yayınları · 202365,9bin okunma
Reklam
Reklam