İnsan oğlu, karnı aç, sırtı çıplak olsa da dayanabilirdi. Ama ona, bedeni ve cismani ihtiyaçlarından yoksun olmaktan çok fazla, ruhi ve deruni nafakasından kesilmiş ve iç aleminin çırılçıplak bırakılmış olması daha güç ve elim idi.
Hamuruna yalan, yapmacık ve riyanın bol bol karıştığı siyasi güç, sırasında tarih yazan kaleme bile diş geçirip istediğini söylettiği, istediğini gizlettiği az mı görülmüştür?
Hasta, sözün nereye varacağını merak eden komşusuna bakarak: "Oğlum, der, ben Sultan Abdülhamid'i Osmanlı tahtından indirmek isteyen sözde Meşrutiyetcilerle, o gafil ve alaylı siyasetçilerle birlik olup onlara yardım etmek hatasını işlemiş bir hainim. Nasıl oldu da o maceracılara kapıldım? Nasıl oldu da giriştikleri hareketin memleket için bir felaket olacağını düşünemedim? Böylece de Türk'ü alem haritasın dan silmek isteyen garbın ve siyonizmin bu gafil ve kör maşalarına hizmet eyledim? Bu basiretsizliğimin cezası pek büyüktür. Yapmış olduğum ne alçaklıktır ki devletin, o dahi idareciye en muhtaç olduğu bir devirde, düşmanla birlik olarak yıkılmasına yardımcı oldum. Ben kendimi af edemezken, Allah'dan nasıl af etmesini dileyebilirim?"
Yalan, iftira, intikam...
Bunlar ve bunlara benzer manevi illetler insan oğlunu kemiren, küçük düşüren, ruhen yok-yoksul bırakıp sefil hatta rezil eden, edna zaaflar... Tedavisi ise hem çok kolay, hem de çok güç.
Çok kolay... Tevhid anlayışını kendisine rehber düzene. Çok güç... Kesrete saplanıp kalmış olana...