Ümmü Ma‘bed, Resûlullah (s.a.v.) Efendimizi şöyle vasfetti: “Gördüğüm öyle bir zât idi ki, güzelliği pek zâhirdi.
Güzel bir ahlâka sahipti. Güzel yüzlüydü. Bütün uzuvları birbirine mütenasipti. Çok biçimli ve güzel çehreli idi. Gözlerinde siyahlık, kirpiklerinde çokluk, sesinde naziklik vardı. Gözlerinin karası pek kara, akı da pek ak idi. Gözleri sürmeli gibiydi. Kaşları ince ve yay gibiydi.
Boynunda uzunluk ve yükseklik, sakallarında sıklık vardı. Sustuğu zaman çok vakarlı; konuştuğu zaman güler yüzlü, tatlı sözlü olduğu görülürdü.
Sözleri sanki dizilmiş birer inci gibi ağzından tatlı tatlı çıkmakta idi. Sözü açık ve hak ile bâtıl arasını ayırıcı olup, ne âcizlik sayılacak derecede az, ne de boş ve gereksiz sayılacak derecede çoktu.
Uzaktan bakılınca insanların en heybetlisi ve en güzeliydi.
Yakından ise herkesten daha güzîde görünürdü.
Orta boylu olup, ne hoşa gitmeyecek derecede uzun boylu, ne de hakir görülecek derecede kısa boyluydu.
Yanında, sürekli etrafında dolaşıp emrini gözetleyen arkadaşları vardı. O, bir şey söylediği zaman dinlerler, bir emir verdiği zaman yerine getirmek için koşuşurlardı. Hizmetini süratle ve hep beraber yapıyorlardı.
O, asık suratlı ve karşısındakine düşmanca bakan birisi değildi; güleçti.”
Ebû Ma‘bed radıyallâhü anh, bunları duyunca: “Vallâhi bu zât, Kureyşlilerin aradığı zâttır. Şâyet kendisine önceden rastlamış olsaydım, ona tâbi olurdum. Ama muhakkak bir yolunu bulup onunla görüşmeye çalışacağım.” dedi.
Bundan sonra Müslüman oldular ve çocuklarıyla beraber hicret ederek Resûlullah (s.a.v.) Efendimize kavuştular.
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) tarafından sıvazlanıp sağılan koyun da Hicret’in 18. senesindeki kuraklığa kadar kalmış, kuraklıktan dolayı kıtlık yaşanırken onlar, bu koyundan sabah akşam süt sağmışlardı.
07