• 31 Mart 1947 Kürt Tarihi için bir dönüm noktasıydı.Kürtler açısından bu dönüm noktasını başlatan kişi Qazi Muhammed'i bu yazımızda sizlere tanıtacağız.

    QAZÎ MUHAMMED

    1900 yılında Mehabad'da doğmuştur.Kendisini Qazî(Kadı) denilmesinin bir nedeni vardır.Kadı , kazaî ve adlî yetkisi olan yani bugünkü yargıç ve savcıların vazifelerine ve yetkilerine sahip olan ve dinî ve göreneksel kanunlara göre hüküm veren kimse demektir.


    Qazi Mihemed , Mehabad'ın önde gelen ailelerinden biri olan Qazî Ali'nin oğlu olarak doğmuştur. Çocukluğunda Kutabhane denilen din okulunda okumuş ve babasından ve evde bulunan kitaplarından temel eğitimini almıştır. Mehabad Vakıflar Dairesi Müdürlüğünü yaptıktan sonra babasının yerine kadılığına atanmıştır.

    QAZÎ MUHAMMED ve MEHABAD KÜRT CUMHURİYETİ İLANI


    Qazi Muhammed , 22 Ocak 1946 tarihinde İran Mehabad , Çarçıra meydanında, mahşer günü gibi kalabalık bir ortamda Mehabad Kürt Cumhuriyetini ilan etmiştir. Bu olaydan tam 20 gün sonra, 11 Şubat 1946 tarihinde Kürdistan Milli Meclisi(KMM) toplantısında hükümet şöyle teşkil etmişti

    Qazî Muhammed : Cumhurbaşkanı
    Hacı Baba : Başbakan
    Mustafa Barzani : Genelkurmay Başkanı
    Seyfi Qazî : Kolluk Kuvvetleri Komutanlığına


    Aynı Gün Kürdistan Millet Meclisi(KMM) Kürtçe dili devletin resmi dili olarak kabul etti, aynı zamanda "Ey Raqib" Kürdistan Marşı ve bayrağı seçildi, bayrağın şekli de böyle idi: üstte kıırmızı, ortada beyaz, altta yeşil, onların üstünde de yirmibir köşeli, sarı bir güneş vardı.

    Bir süre sonra basın yayın örgütlenmesi yapıldı ve 10 Ocak 1946'da yayın hayatına başlamış olan Kurdistan Dergisinin yayına devamına ve Kurdistan adlı resmî bir gazetenin çıkarılmasına karar verildi. Kürdistan Milli Meclisi, aldığı kararlar ile eğitim alanında iyileştirme kararı aldı ve genel ve zorunlu ilk öğretimi tesis eden yasalar çıkardı. Fakir ailelerin çocuklarına para yardımı, giyecek ve ders kitapları verildi. Kültürel çalışmaların önemini vurgulayan meclis, ilk olarak iki Kürt şairin, Hejar ile Hemen’in şiir kitaplarını devlet matbaasında bastırdı. Kısa bir süre içerisinde Kürt okulları kuruldu ve Kürtçe eğitime başlandı. Hawar ve Hilale adıyla iki yeni dergi yayınlandı. 10 Mart’ta ise Sovyetlerin göndermiş olduğu bir verici istasyonu ile Mehabad Radyosu yayın yapmaya başladı.

    Şah güçleri, 16 Aralık 1946'da Azerbaycan'ın başkenti Tebriz'i aldıktan bir gün sonra, Barzaniler'in şehirde bulunmadıklarına emin olduktan sonra, sonsuz bir gururla 17 Aralık 1946 da savunmasız Mehabad'a girdiler. Böylece kısa ve güzel bir rüya son bulmuş, Mehabad Kürd Cumhuriyeti sona ermişti.


    İran Şahı verdiği sözünde durmamış ve Qazi Muhammed, Savunma Bakanı Seyfi Qazi ve kardeşi Sadri Qazi ile birlikte, cumhuriyetin ilan edildiği Çarçıra meydanında, 31 Mart 1947 tarihinde idam ettirdi.


    İran Arşivlerinden Saklanan Belge Açığa Çıkmış Qazi Muhammed'in İdamından Önce Halkına Yazığı Vasiyet Ortaya Çıkmıştır

    Qazî Muhammed ve Halkına Vasiyeti

    1- Allah'a, peygambere (Allah'ın selamı üstüne olsun) ve Allah'ın yanında olan her şeye inanın, iman edin, dini vecibeleri yerine getirmede güçlü olun.

    2- Aranızdaki birlik ve uyumu koruyun, birbirinize kötülük yapmayın, özellikle sorumluluk ve hizmet alanında tamahkâr olmayın.

    3- Düşmanın sizi aldatmaması için, eğitim seviyenizi yükseltin.

    4- Düşmana özellikle Aceme inanmayın. Çünkü Acem birkaç açıdan sizin düşmanınızdır. Dininizin, ülkenizin, halkınızın düşmanıdır. Tarih ispat etmiştir ki Kürtler aleyhine sürekli bahane aramıştır. En küçük suçlarda dahi Kürtleri öldürüyorlar, Kürtlere karşı her türlü suçu işlemekten geri kalmıyorlar.

    5- Bu dünyada, birkaç günlük ve önemsiz bir bir yaşam uğruna kendinizi düşmana satmayın, çünkü düşman düşmandır, düşmana güvenilmez.

    6- Birbirinize, siyasi, maddi, manevi ve namus alanlarında ihanet etmeyin. Çünkü hain, Allah'ın, insanların huzurunda suçludur, ihanet döner haini vurur.

    7- Eğer sizden birisi, ihanet etmeden işini yapıyorsa, kendisine yardımcı olun, kıskançlık ve tamah için kendisine karşı durmayın, ya da Allah göstermesin onun hakkında yabancıların ajanı olmayın.

    8- Bu vasiyetimde cami, hastane ve okullar hakkında yazdıklarımın yerine getirilmesini talep edin, bunlardan yararlanın.

    9- Diğer halklar gibi baskı ve zulümden kurtulmak için mücadele etmekten geri durmayın. Dünya malı önemli değildir. Eğer vatanınız varsa, özgür ve serbestseniz, o zaman her şeyiniz var demektir, malınız, mülkünüz, devletiniz, ülkeniz, saygınlığınız da olacaktır.

    10- Allah'a olan can borcu dışında, kimseye borcum olduğunu zannetmiyorum. Ama eğer az ya da çok, borçlu olduğum birisi çıkarsa, ben geriye çok mal-mülk bıraktım, gidip varislerimden borcunu istesin.
    Birbirinizi tutmadığınız müddetçe başarılı olamazsınız. Birbirinize zulüm etmeyin. Çünkü Allah zalimleri çok erken yok eder. Zulüm ortadan kalkacak, bu Allah'ın sözüdür, Allah zalimden intikam alır.

    Bu sözleri kulağınıza küpe edeceğinizi umud ediyorum. Allah sizi düşmanlarınız karşısında zafere ulaştırsın. Sadi'nin buyurduğu gibi:
    Amacımız nasihatti, yaptık. Sizi Allah'a havale ettik, gidiyoruz.
  • Mehabad Kürt Cumhuriyeti

    İran'ın kuzeybatısında , bugünkü Batı Azerbaycan eyaletindeki Mehabad şehristanında Sovyetler Birliği'ninde desteğiyle 22 Ocak 1946 tarihinde mahşer günü gibi bir kalabalıkta Mehabad Kürt Cumhuriyeti ilan edilmiştir.Cumhuriyet Pîranşar , Naqada ve Ushnaviya şehirlerini kapsamaktaydı ve başkenti Mehabad şehriydi.

    Mehabad Kürt Cumhuriyeti ilanında 20 gün sonra , 11 Şubat 1946 tarihinde Kürdistan Milli Meclisi(KMM) toplantısında hükümet aşağıdaki gibi teşkil edilmiştir.

    Qazî Muhammed : Cumhurbaşkanı
    Hacı Baba : Başbakan
    Mustafa Barzani : Genelkurmay Başkanı
    Seyfi Qazî : Kolluk Kuvvetleri Komutanlığına

    Mehabad Kürt Cumhuriyeti 'nin askeri birliklerin temelini Herekî ve Şikak aşiretlerine mensup kişiler oluşturuyordu. Aynı gün Kürdistan Millet Meclisi(KMM) Kürtçe dilini devletin resmi dili olarak kabul etmiştir.

    Aynı zamanda cumhuriyetin millî marşı, Koye doğumlu şair Dildar (Yunus Rauf)'ın 1938'de hapisteyken Sorani lehçesiyle yazdığı "Ey Reqîb" seçilmiştir. Cumhuriyetin bayrağı ise üstte kırmızı, ortada beyaz, altta yeşil, ortalarında devlet arması şeklinde belirlenmiştir.

    Bir süre sonra basın yayın örgütlenmesi yapıldı ve 10 Ocak 1946'da yayın hayatına başlamış olan Kurdistan Dergisinin yayına devamına ve Kurdistan adlı resmî bir gazetenin çıkarılmasına karar verildi. Kürdistan Milli Meclisi, aldığı kararlar ile eğitim alanında iyileştirme kararı aldı ve genel ve zorunlu ilk öğretimi tesis eden yasalar çıkardı. Fakir ailelerin çocuklarına para yardımı, giyecek ve ders kitapları verildi. Kültürel çalışmaların önemini vurgulayan meclis, ilk olarak iki Kürt şairin, Hejar ile Hemen’in şiir kitaplarını devlet matbaasında bastırdı. Kısa bir süre içerisinde Kürt okulları kuruldu ve Kürtçe eğitime başlandı. Hawar ve Hilale adıyla iki yeni dergi yayınlandı. 10 Mart’ta ise Sovyetlerin göndermiş olduğu bir verici istasyonu ile Mehabad Radyosu yayın yapmaya başladı.

    Şah güçleri, 16 Aralık 1946'da Azerbaycan'ın başkenti Tebriz'i aldıktan bir gün sonra, Barzaniler'in şehirde bulunmadıklarına emin olduktan sonra, sonsuz bir gururla 17 Aralık 1946'da savunmasız Mehabad'a girdiler. Böylece kısa ve güzel bir rüya son bulmuş, Mehabad Kürt Cumhuriyeti sona ermişti. Mehabad Kürt Cumhuriyeti 11 ay ayakta kalabilmiştir.
    Çöküş nedenleriyle ilgili olarak Koohi-Kamali şunları söylemektedir

    "Öncelikle Kürt toplumunun ana özelliği olan aşiret bölünmüşlüğü, merkezi hükümete karşı direnişin sonucunda Kürt Cumhuriyetinin kurulmasında rol oynadığı gibi bu cumhuriyetin yıkılmasına da sebebiyet vermiştir. Değişik aşiretler, daha doğrusu bu aşiretlerin liderleri arasındaki çatışma ve çekişmeler ulusal hareketin önünde önemli bir engel olmuştur. Bir veya birden çok aşiretin kendi çıkarları uğruna dış güçlerle iş birliği yapması Kürt tarihinde olağan bir haldir. İkinci iç sebep cumhuriyetin iyi örgütlenmiş ve politik deneyimine sahip güçlü yönetimden yoksun olması olgusudur." demiştir.

    İran Şahı verdiği sözünde durmamış ve Qazi Muhammed, Savunma Bakanı Seyfi Qazi ve kardeşi Sadri Qazi ile birlikte, cumhuriyetin ilan edildiği Çarçıra meydanında, 31 Mart 1947 tarihinde idam edilmişlerdir.
    Not: Ekim 1958 yılında Mustafa Barzani , Mehabad kullanılan aynı bayrağı taşıyan, KDP adı altında parti kurup özerk bir Kürt bölgesi için mücadeleye başlamıştır.
  • Baş karakterimiz Aziz. Aziz teşbihte hata olmaz ciğeri düşmüş, acı ve elemle yoğrulmuş bir bünye. Üstüne üstlük bir baba! Hala boşanmış olduğu eşini kalbinde yaşatan ve bir yayın evinde ikinci sınıf aşk romanları çevirmeni.
    Günlerden birgün kızının gösterisine giderken giyeceği ceketine bir kuru temizlemeci ararken karşısına İskender Doğan çıkıyor. Evet İskender Doğan! Efsane Kan ve Gül şarkısının sahibi. Ceketi teslim ettiği esnada aralarında geçen konuşma kitabın en iyi yerlerinden biriydi.
    Olaylar Aziz'in kızının gösterisine gitmesiyle başlıyor. Gösteri esnasında bir yangın çıkıyor ve Aziz kızını kurtarmak isterken başına aldığı bir darbe sonucu kendini kaybedip 20 yıl öncesine gidiyor tarih 25 Şubat 1994. Nergis'le hala beraber olduğu yıllara.
    İlk başlarda durumu idrak edemezken sonradan her şeyi düzeltmek için harekete geçiyor ama işler sandığından çok daha garip çok daha anlaşılmaz çıkıyor.
    Biricik aşkı Nergis, psikopat Abdül, Esat Bey, Esat Bey'in eşi ve sekreteri, Fulya, Saffet, bulunduğu anlamsız tiyatro grubu, bel fıtığı yüzünden bale kariyeri yarım kalmış yurtta büyümüş Tetikçi Hıdır ve tüm bu kişilerin ortasında umulmadık bir cinayeti çözmeye ve olanlara olacaklara engel olmaya çalışan Aziz.
    Kitap bilimum 2-3 günde bitirebilecek kadar akıcı ve sürükleyici. Özellikle Alper Canıgüz'ün kendine has bir dili var ve bu sizi sayfalar ilerledikçe daha çok içine çekiyor. Tıpkı Kan ve Gül'de olduğu gibi yazarın tüm kitapları benzersizce oluşturulmuş karakterler ve tipler, efsane diyaloglar, yormayan olay örgüsü ve sınırsız merak duygusu barındırıyor.
  • "Mutlu insanların hikâyesi olmaz", diyor Umberto Eco. Ünlü yazarların yaşam öyküleri bu sözü doğrular nitelikte...

    1. Fyodor Mihailoviç Dostoyevski: Edebiyatın dev ismi Dostoyevski epilepsi (sara) hastasıydı. Homofobik ve iflah olmaz bir kumarbazdı.

    Çocukluğunu Moskova’daki Marya Hastanesi’nin bir lojmanında, zorba ve alkolik bir baba ile hasta bir anne arasında geçirdi. Henüz çok genç yaşlarda annesini, babasını, eşini ve ağabeyini kaybetti. Daha sonra ise 3 aylık kızını...

    2. Oğuz Atay: "Tutunamayanlar" yazarı Oğuz Atay, sevdiği kadına yakın olabilmek uğruna karısından boşandı. Üstelik evlerine daha sık gidebilmek için ve onu görebilmek adına sevdiği kadının kocasıyla arkadaş oldu.

    3. J. D. Salinger: Salinger, yaklaşık kırk yıl evinden dışarı adım atmadı, tek bir kare dahi fotoğraf çektirmedi.

    4. Yusuf Atılgan: Yusuf Atılgan "Anayurt Oteli" ve "Aylak Adam" gibi Türk edebiyatı açısından kıymetli iki kitap yazdıktan sonra kendini insanlardan izole etti.

    Bir köye yerleşip otuz yıla yakın neredeyse tek bir satır bile yazmadan çiftçilik yaptı.

    5. Louis Althusser: Felsefeci ve yazar Louis Althusser, 16 Kasım 1980’de eşini boğarak öldürdü. Bu olay, yoğun ruhsal dengesizliklerle dolu bir periyodun içinde meydana geldi.

    Althusser olay anıyla ilgili bir şey hatırlamadığını iddia etmiştir. Olayın ardından Althusser Psikiyatri Hastanesi’ne yatırılmıştır. Bu ölümün kaza sonucu mu yoksa kasıt sonucu mu olduğu hâlâ tartışılmaktadır.

    6. Stefan Zweig: Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti.

    Buna Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha varolmayacağı düşüncesi neden oldu.

    7. Walter Benjamin: Almanların Fransa’yı işgal etmesi ve Paris’teki evini Gestapo’nun basması üzerine 1940’ta Fransa İspanya sınırındaki Portbou kentine kaçtı; burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince aşırı derecede morfin alarak intihar etti.

    8. Franz Kafka: 6 çocuklu bir ailenin en büyük çocuğuydu. İki erkek kardeşi henüz bebekken, üç kız kardeşi ise Nazilerin zulmü esnasında öldü.

    9. Jack London: Tarihin ilk "milyoner" yazarı olan Jack London bipolar bozukluğunun pençesindeydi ve bunun da etkisiyle intihar girişiminde bulundu.

    Pasifik'te bir yelkenli ile yaptığı bir seyahat sırasında tropikal bir hastalığa yakalandı. Bu hastalığı kendince tedavi etmek için kendi hazırladığı, içinde afyon, eroin, cıva vs. gibi kimyasal maddelerin bulunduğu bir karışımı bir süre kendine enjekte etmeye devam etti. Bu onun böbreklerinin iflas etmesine yol açtı.

    10. Walter Benjamin: Almanların Fransa’yı işgal etmesi ve Paris’teki evini Gestapo’nun basması üzerine 1940’ta Fransa İspanya sınırındaki Portbou kentine kaçtı; burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince aşırı derecede morfin alarak intihar etti.

    11. Ludwig Wittgenstein: 20. yüzyılın en büyük filozoflarından biri olan Wittgenstein 8 kardeşti. Kendisinden büyük üç erkek kardeşi intihar etti.

    Babası o dönemde Avrupa'nın en zengin iş adamlarından biriydi. Babasından bugünün parasıyla milyarlarca dolar mertebesinde miras kalmasına karşın bu parayı dağıtarak münzevî bir hayat yaşadı.

    Ancak filozofun bu münzevî hayatta istemediği bir durum vardı: Kendisi eşcinseldi ve eşcinsellerin takıldığı parklarda hiç tanımadığı erkeklerle tek seferlik ilişkiler yaşıyor ve sonra da büyük pişmanlıklar duyuyordu.

    12. Jean Genet: Jean Genet âdeta bir suç makinesiydi. Gasptan tecavüze kadar bulaşmadık suç bırakmadı ve ömrünün yarısını hapiste geçirdi.

    13. Soren Kierkegaard: Kierkegaard çok sevdiği nişanlısı Regine Olsen’i "çok sevdiği için" terk etti. Ömrü boyunca bu kararından dolayı acı çekti. Fakat soranlara da yaptığının doğru olduğunu söyleyip durdu.

    Regine’i öyle çok seviyor, kendisinden ise o kadar nefret ediyordu ki, evlenip onun kendisine "maruz kalmasına" izin veremezdi.

    14. Maksim Gorki: 11 yaşında babasını kaybetti. Sert bir insan olan dedesi tarafından evden gönderildi. O küçük yaşta geçimini sağlayabilemek adına tersanelerde çıraklığa başladı.

    15. Charles Bukowski: Çocukluğunda babasından sürekli kemerle dayak yedi. Sokaklarda yattı. Cilt ve karaciğer hastalıkları ile boğuştu.

    16. Paulo Coelho: Paulo Coelho gençken anne ve babası tarafından üç kez akıl hastanesine gönderildi. Aylarca hastanede kaldı. Sakinleştiriciler ve elektroşok verilerek tedavi uygulanmaya çalışıldı.

    17. Sylvia Plath: Plath, hayatı boyunca ileri derecede bipolar bozuklukla yaşadı. 1950 yılında bursla girdiği Smith College'deki ikinci yılında ilk intihar girişimini gerçekleştirdi ve bunun neticesinde akıl hastanesine yatırıldı. 1955'te Smith College'den iyi bir derece ile mezun oldu.

    1963'te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olacak şekilde bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

    18. Jack London: Tarihin ilk "milyoner" yazarı olan Jack London bipolar bozukluğunun pençesindeydi ve bunun da etkisiyle intihar girişiminde bulundu.

    Pasifik'te bir yelkenli ile yaptığı bir seyahat sırasında tropikal bir hastalığa yakalandı. Bu hastalığı kendince tedavi etmek için kendi hazırladığı, içinde afyon, eroin, cıva vs. gibi kimyasal maddelerin bulunduğu bir karışımı bir süre kendine enjekte etmeye devam etti. Bu onun böbreklerinin iflas etmesine yol açtı.

    19. Lev Nikolayeviç Tolstoy: Tolstoy intihar etmek için cesareti olmaması sebebiyle kendini eleştirdi. Ölümüne kısa süre evden kaçtı ve karısını terk etti. 10 gün sonra da bir tren istasyonunun görevli kulübesinde öldü.

    20. Virginia Woolf: 13 yaşında annesi öldü. Okula gidemedi. Hayatı boyunca bipolar atakları ile uğraştı. İkinci Dünya Savaşı'nın da etkisiyle, 1941 yılında, ceplerini taşlarla doldurdu ve evinin yakınındaki Ouse nehrine doğru yürüdü. Kendisini suya attı ve boğularak hayatını kaybetti.

    Alıntı
  • Emanetten Mülke Kadın, Beden Siyaset adlı kitabın müellifi Nazife Şişman'a feminizmi, kadın haklarını sorduk.

    21. Yüzyıl modern kargaşa içerisinde kadın, "kendini tanımlama" çabaları içerisinde bir çok ideoloji ve felsefe tarafından tartışıldı. Batı'nın kendi içerisinde geçirmiş olduğu sürecin bir sonucu olan feminizmin bugün Müslüman toplumlarda yansıması nedir, nasıldır ve aslen feminizmin çabası haklı mıdır? 

    Biz de bu kargaşanın bir yerlerine savrulmamak adına Türkiye'de "vahy" noktasından hareketle analizlerde bulunan "Kadın, Beden Siyaset" adlı kitabın müellifi Nazife Şişman'a sorduk..

    İslam geleneği literatüründe kadın ve erkek üzerinden tevhit kavramı nasıl yorumlanabilir?

    İslam geleneğinin özünde tevhid vardır. Ama tevhidin tezahürlerinden biri de insanların çiftler halinde yaratılmasıdır. Ayetlerde sık sık buna atfen tefekküre çağrılır müminler. Mutasavvıflar çiftler halinde yaratılmayı Esma’ül-hüsna’nın tecellisi olarak yorumlamışlardır. Celal sıfatının daha ziyade erkeklerde; cemal sıfatınınsa kadınlarda tezahür etmesi üzerinde durmuşlardır. Hem bu ikilik hem de kesret; esasında vahdetin yaratılış alemindeki tezahürüdür. Bu sebeple erkek ya da dişi olarak yaratılmış olmayı biz müminler bir tecelli ve bir imtihan zemini olarak telakki ederiz.

    Özünde doğaya hakimiyeti savunan bir ideolojinin ürünü olduğunu savunduğunuz feminizm tam anlamıyla nedir?

    Genel olarak feminizm denince, kadınların da erkeklerle eşit siyasal, ekonomik ve toplumsal haklara sahip olmasını savunan bir akım anlaşılır. Sanayi devriminin ortaya çıkardığı iktisadi eşitsizlik ortamında kadınların ezilmesine karşı çıkan; ekonomik sosyal ve siyasal eşitliği savunan bir toplumsal hareket olarak ortaya çıkmıştır. Fakat yirminci yüzyılda feminizm bundan öte bir anlam kazanmıştır. Kadın hakları mücadelesi artık sadece toplumsal hayatın her alanında erkeklerle eşit olmaktan ibaret değildir. Bir tek feminist akımdan söz etmek mümkün olmadığı için bir kaç cümle ile feminizmin tarifini yapmak zor. Çünkü radikal ve varoluşçu feminizmden liberal ve ekofeminizme kadar geniş bir yelpazeye sahip.

    Ama hepsi için ortak söyleyebileceğimiz bir şey var. Feminizm bir cinsellik siyasetidir ve insanın varoluşunu kadın veya erkek olma noktasında temellendirir. Yani feministlere göre tarihin motoru cinsiyetler arası çatışmadır. Bu yaklaşım sadece politik bir hareketten ibaret değil. Bu nedenle daha geniş bir felsefi, sosyal, kültürel ve ekonomik dönüşümün parçası olarak değerlendirilmeli.

    Feminizm geniş bir yelpazeye sahip dediniz. Mesela radikal feministlerden Kate Millet ve Shulamith Firestone aile müessesi ortadan kalkarsa kadınların ezilmesi de sona erer diyorlar özet olarak. Bu görüşlerini neye dayandırıyorlar?

    Radikal feminizm aileyi kadın erkek arasındaki hiyerarşik ilişkinin zemini olarak görüyor. Yani ailede erkek üstün kadın da aşağı konumda olmaya mahkum. Çünkü kadın çocuk dünyaya getirmek zorunda olduğundan kamusal alanda kendisini geliştirmeye fırsat bulamaz. Bu nedenle ancak aile ortadan kalkarsa kadının nihai özgürleşmesi sağlanmış olacaktır radikal feministlere göre. Ama bu sadece bir örnek. Anneliği aşırı derecede önemseyen, fakat aile kurumuna yine de karşı çıkan feminist akımlar da var.

    Aslında aile feminizmin karşı çıktığı kurumlardan sadece biri. Temelde din de feminizmin hedefinde değil mi?

    Tabii dinler, özellikle İbrahimî dinler, yaratıcı - yaratılan arasında bir hiyerarşiye dayanır. Kullar arasında da dereceler, mertebeler vardır. Mesela Kur’an asıl kıymetlendirmenin takva ile olacağını söyler. Ama yine de toplumsal hayatta bir mertebelendirme söz konusudur. Yaşlı – genç, kadın – erkek, çocuk – ebeveyn nihai manada kul olma bakımından eşit olsalar da toplumsal hayatta bir takım mertebe ve kademelere tabidirler. Mürşid ile mürid, baba ile evlat “eşit” değildir. Biri yol gösterir; diğeri tabi olur. İşte bu tür bir mertebelendirmenin (hiyerarşinin) kadınların aleyhine işlediğini iddia eder feministler. Onlara göre İbrahimî dinlerin “Tanrı”sı hep kadınların aleyhine hükümler vermiştir. O yüzden kadınların eşitliği ve özgürleşmisi için din gibi kurumlardan özgürleşmek gerekir. Görülüyor ki feminizm tamamen seküler bir çerçeveden hareket ediyor. Yani “hayat, bu dünya hayatımızdır” diyen bir çerçeveden yaklaşıyor meselelere.

    Modern toplumların benimsediği bu kuram, sadece doğduğu Batı Avrupa’yla mı sınırlı kaldı?

    Öncelikle vurgulayalım; feminizm sadece bir kuram değil. Aynı zamanda bir toplumsal hareket, bir cinsellik siyaseti. Her toplumsal hareketin arka planında onu hazırlayan iktisadi ve siyasi/toplumsal/kültürel şartlar dikkate alınmalı demiştim bir önceki sorunuza cevap verirken. Sanayi devrimi sonrası iktisadi yapıdan teknolojinin ve kentleşmenin ortaya çıkardığı değişimlerin hepsinden tüm dünyadaki kadınlar etkilendi. Bu sebeple kadınlar arasında bir tecrübe ortaklığı oluştu. Böyle olunca da kadınlar için bütün dünyada ortak sorunlara ortak çözümler olabileceğine dair bir kanaat oluştu. Yani bütün kadınlar kadın haklarından bahsetmeye başladı.

    Müslüman kadınların da kadın hakları ile ilgili düşünürken feminist dili kullanması; aynı hak mücadelesini sürdürmesi normal mi o zaman?

    Bu sorunuza bir kaç aşamada cevap vermek isterim. Birincisi biraz önce de vurguladığım gibi feminizm ve kadın hakları hareketi belli bir tarihsel zemine sahip. Bu konuda düşünce ve pratik üreten zemin, kavramları da belirliyor elbette. Nasıl ki kapitalist ekonomiyi kavramlaştırırken Marksist terminolojiye veya liberal iktisatçıların nosyonlarına müracaat ediliyorsa, kadınla ilgili toplumsal, siyasal ve iktisadi bir takım değerlendirmeler yaparken de Batıda gelişmiş bu düşünce geleneğine atıf, adeta kaçınılmaz oluyor. Çünkü feminizm sadece bir hareket değil, bir düşünce akımı aynı zamanda. “Kadın”ı bir kategori olarak ortaya çıkaran sanayi sonrası dönemin içinden çıkmış, aydınlanma sonrası genel düşünce geleneği içine yerleştirilebilecek bir fikir akımı. Buradan ikinci noktaya geçebiliriz.

    Şuraya geleceksiniz her halde. Batıda ortaya çıkmış bir fikir akımı ise neden yerel değil de evrensel bir şeyden bahseder gibi bahsediyoruz feminizmden?

    Evet. Batının özel şartları içinde ortaya çıkmış olmasına rağmen feminizmden evrensel bir hakikatmiş gibi bahsediliyor. Neden? Çünkü kapitalizm küreselleşti ve kadın erkek kutuplaşmasını ortaya çıkaran vasat her yere hakim oldu. Geçim ekonomisinden üretim, ardından da tüketim ekonomisine geçiş, kadınların hayatında ciddi zorluklara yol açtı. Bunların izalesi için de Batıda geliştirilmiş tecrübe ve kavramlar tek çözümmüş gibi tedavüle girdi. Aynen liberalizmin “tarihin sonu” iddiası gibi feminizm de Batılı kadının tecrübesini ve geldiği noktayı, kadınlar için bir izlek olarak sundu. Çünkü feminizm, ortak bir kadınlık durumu üzerinden konuşan, evrensellik iddiasında bir ideoloji. Bu ideoloji, bir cinsellik siyaseti ve kadınlarla erkekler arası bir mücadelenin tarihe asıl rengini verdiği ön kabulünden yola çıkıyor. O zaman Müslüman bir kadın feminist olamaz mı diyorsunuz?

    Evet; açıkça böyle diyorum. Çünkü cins temelli feminist bakış, nihai olarak sekülerdir ve “hayat nedir” sorusuna verilen başka bir cevabın günümüzdeki son aşamasıdır. Bu manada feminizmin kavramlarını kullanan bir dindar kadın hemen feminist olmaz belki. Ama feminist bakış açısını külli bir dünya görüşü olarak benimsemek, varoluştaki tevhide vurgu yapan bir dinin mensupları için çelişkili bir durum arz eder. Ama yine de şunu unutmamalıyız, çağdaş dünyada kadınlar pek çok adaletsizlikle karşılaşıyor ve bu durumda kadın haklarından bahsetmek kaçınılmaz oluyor. Bu durumda hemen “feminist” yaftasını yapıştırmak da doğru ve adil değil. Çünkü dindar kadınların feminizmin kavramlarını kullanmalarıyla feminist bakış açısına sahip olmaları ayrı şeylerdir. Birbirine karıştırılmamalı.

    Batının geçirmiş olduğu süreçler sonrası bugün geldiği konumu kadın üzerinden değerlendirdiğimizde Doğuda nasıl bir tabloyla karşılaşırız?

    Bu sorunun cevabı için bir kaç ciltlik kitap yazmak gerekir. Doğudan kastettiğiniz İslam dünyası ise; biz modernleşirken kendimizi İslam ve kadın’ı tartışırken bulduk. Çağdaş dönemde dinimizle tarihimizle kültürümüzle ilgili ciddi bir hesaplaşma ve sorgulama yaşadık. Bugün de bu sorgulamalar devam ediyor. “İslam kadınları eziyor” şeklinde bir klişeye cevap vermekten yorgun düşüyoruz. Bu da bazen bizi savunmacı yapıyor. Zaten günümüzde “Müslüman kadın”, pek çok siyasal anlaşmazlığın üzerine bina edildiği sembolik ve kültürel bir zemin gibi işlev görüyor. İslamcılar da Modernistler de neo-oryantalistler de politikalarında Müslüman kadın imgesini kullanıyorlar. Ve hangi çerçevede ele alınırsa alınsın, “Islam ve kadın” problemli bir alan olarak sunuluyor. Böyle problemli bir alanda düşünce ve pratik üretmek, Müslümanları oldukça zorluyor.

    İkincisi ise küreselleşen dünyada Müslümanların cinsiyet ilişkileri, sadece Müslümanları değil “herkes”i ilgilendiriyor. Mesela Batıdaki üniversitelerde İslam ve kadın konusu çok büyük yer buluyor. Tabii ki bu ilgi sadece akademik sahada kalmıyor. Siyasi bir işlev de görüyor. Töre cinayetleri, İslam’ın namus anlayışı ile bağlantılandırılıyor. Kadınları ikincilleştirdiği iddiasıyla Fransa’da orta öğretim kurumlarında başörtüsü yasaklanıyor. Her gün her yerde pek çok haksız ve zalimce uygulama varken ve hiç kimsenin kılı kıpırdamazken, Nijerya’da bir kadına recm cezası uygulandığı için bütün dünya ayağa kalkıyor. Avrupa’da vatandaşlık anketi dolduran Müslümanlara “eşcinseller” konusunda ne düşündüğü soruluyor. Bu listeyi daha da uzatmak mümkün.

    Peki Müslüman kadınların haklarıyla “herkes”in ilgilenmesi ne manaya geliyor? Bu ilgi bize neye mal oluyor?

    Aslında bu ilgiden çıkan sonuç şu: Müslümanların kadın erkek ilişkileri ve cinsel ahlak anlayışları, oluşturulmaya çalışılan ve adına “yeni küresel ahlak” denilen normlar açısından bakıldığında, sorun teşkil ediyor. Ve Müslümanlardan bu sorunu çözmesi bekleniyor. Şu eşcinsellerle ilgili biraz daha hoş görülü olun; daha evrensel değerlere uymak için biraz “yeniden yorum” yapın; mesela erkeğin kavvamlığının eşitliğe engel olduğu için bertaraf edin vs. Böyle teklifler/zorlamalar altında günümüzdeki Müslümanlar. Biz Müslümanlar olarak cinsiyet; kadın erkek eşitliği; Müslümanların cinsiyetlerarası münasebetleri gibi konuları ele alırken işte böyle bir atmosferin içinden konuşuyoruz.

    “İslam’da kadın ve erkek hakları” şeklinde iki ayrı fenomen var mıdır, yoksa iki cinsin karşılıklı tamamlayıcı hakları mı söz konusudur.

    İslamda kadın hakları tartışmasının konjonktürel arka planından bahsettim biraz önce. Bu konu bizim mevsim normalleri içinde konuşabildiğimiz bir konu değil. Savrulmalar yaşıyoruz. Mesela bazıları “İslamda kadın hakları vardır” şeklinde bir klişeyi söylemenin yeterli olduğu kanaatinde. Halbuki bunu söylemek yetmez. Pek çok konuda olduğu gibi kadın konusunda da adaleti tesis için yeni şartların gerektirdiği yeni içtihatlar yapılmalıdır. Ama bu tavır bizi zaten İslam tarihi boyunca kadınları ezen içtihatlar yapılmıştır gibi bir noktaya da savurmamalıdır. Çünkü bu savrulma bizi İslam tarihini bir yanlışlar tarihi; kadınların eziliş tarihi olarak gören isabetsiz bir tavra hapseder.

    Çağdaş Müslümanlar bu konuda iki uç yaklaşımı sergiliyor. Ya İslamın kadın haklarıyla ilgili bir sorunu yoktur deyip çağın beraberinde getirdiği sosyal değişmelere gözlerini kapatıyor. Gözünü kapattığı için de bir takım problemlere dikkat çeken ve adil taleplerde bulunan kadınları feministlikle suçlama kolaycalığına kaçıyor. Ya da modern söylemi olduğu gibi kabul edip; kadınların bugün geldiği noktayı ideal kabul edip Müslüman kadınları da bu noktaya çekmeye çalışıyor. Her iki sığlıktan da azade şümullü ve içeriden bir bakış geliştirebilmek için öncelikle “kadın meselesi”nin ciddiyeti kabul edilmeli. Ve şuna da ayrıca dikkat çekmek isterim. Artık bizim kadın meselesini değil; değişen; rol kaybına uğrayan; sorumluluktan kaçan; kaybettiği iktidarı şiddet ile telafi etmeye çalışan “erkek meselesi”ni konuşmaya başlamamız gerekiyor.

     

    Hülya Kurgan konuştu
  • 13 kez Avrupa ve 17 kez Dünya Yüzme Şampiyonu olmuş Ermeni asıllı Sovyet yüzücü Shavarsh Karapetyan 16 Eylül 1976'da Erivan'da günlük koşusunu yaparken bir otobüsün baraj duvarını yıkarak göle düştüğünü görüp her defasında bir kişi olmak üzere toplamda 20 kişiyi 10 metre derinlikten kurtardı.

    Bir dalışında yorgunluktan ve bitkinlikten insan zannederek yanlışlıkla bir koltuğu çıkarır ve sonradan yapılan bir röportajında “Çok fazla dalış yapamayacağımı biliyordum, bu sebeple hata yapmamam gerektiğini de, aşağısı çok karanlıktı ve ben hiçbir şey göremiyordum. O sırada bir yolcu yerine bir koltuk çıkarmışım. Koltuk yerine birini daha kurtarabilirdim. Hala o koltuk rüyalarıma giriyor" diyecektir.

    Bu kahramanlığı onun 2. dereceden zatürreye yakalanmasına neden olur, aynı zamanda cam kesikleri nedeniyle kanına bulaşan şehrin kanalizasyon atıkları kendisini komaya sokar. Doktorlar umudu keser ancak 46 günlük koma sonrasında kendine gelir. Ancak artık ciğerleri eskisi gibi değildir ve yüzme sporunu bırakmak zorunda kalır. Bu kahramanlık kapalı Sovyet sistemi nedeni ile iki yıl boyunca gizli tutulur. Hayatta kalanlar kendilerini kimin kurtardığını uzun süre bilemez. Ardından kendisi için bir rapor hazırlanırken bu olay ortaya çıkar ve "For The Rescue of The Drowning" madalyası verilir ve Unesco'nun “Fair Play” ödülünü alır. İsmi keşfedilen bir gezegene verilir.

    Şubat 1985'te bir yangında, yanan binaya dalan Shavarsh birçok insanın hayatını kurtarmış fakat ciddi yanıkları sebebiyle uzun süre hastanede kalmak zorunda kalmıştır. 1993'ten beri Moskova'da ayakkabı üretimi yapmaktadır.

    https://en.m.wikipedia.org/wiki/Shavarsh_Karapetyan
  • Tarih 20 Şubat 2015. Haberlerde EGE Üniversitesi'nde ''Karşıt görüşlü iki grup arasında çıkan kavgada 1 ölü 1 yaralı'' var. Peki kim bu karşıt görüşlü iki grup? Birisi dağda askerimize kurşun sıkan alçak terör örgütünün adını duvara yazar, Apo bröşürlerini dağıtır, ders basar, terörist gibi giyinir, üniversitenin önünde ''Geliyor Apocular'', ''Düşüyor Ülkücüler'' diye halay çeker, Atatürk büstlerine zarar verir, Türk Bayrağına hakaret eder. Diğeri de vatanı, milleti için ölüm anında bile hissesine ''Kurt Yalnızlığı'' yazılır. İdeoloji gözlüklerinizi atın bir kenara. Şapkalarınızı çıkarın. Bunu sağ-sol kavgası diye medyaya sunmak en az Fıratımızı şehit eden bu kahpeler kadar alçaklığın bir ürünüdür. Artık at gözlüklerinizi çıkarın. Mesele sağ sol değil. Fırat Yılmaz Çakıroğlu'na destek verince ülkücü olmazsınız merak etmeyin. O yiğit vatan hainlerine karşı mücadele etti. Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içerisindeki önde gelen bir üniversitede ''Serok Apo'' diye gezen şerefsizlerin, itlerin, alçakların, kahpelerin karşısında dimdik durdu. Son bir açıklaması vardı o kutlu yiğidin. ''Biz bu mücadeleyi 20 kişi de kalsak vereceğiz Allah'ın izniyle'' diye... Öyle bir mücadele verdi ki bozkurt mertliğini çakal alçaklığını konuşturdu. Peki ya rektörler? Can güvenliği bile tehlikede olan bu kardeşlerimizin şehit olmasını mı bekliyordunuz? Ya hu burası Türkiye Cumhuriyeti be. Burası Atatürk'ün Kubilay öğretmen için yaktığımı Menemen Menemen! Üniversitede bu vatan hainlerinin istediği şekilde at koşturmasına nasıl müsaade edersiniz? Peki ya devlet? Hani Türkiye Cumhuriyeti kabile devleti değil diyorsunuz ya. Can güvenliği için arkadaşlarımızı, ağabeylerimizi, ablalarımızı koruyup kollamamız mı gerekiyor? Siz devlet olarak üniversitenize sahip çıkamıyorsunuz be. Geleceğin güneşi bizleri korumaktan ne de aciz düşmüşsünüz. Solcuları da ağlatan bu vatan evladına dil uzatmak şerefsizliğin kaçıncı boyutudur? Dünya görüşü ne olursa olsun aynı masada oturup güzelce tartışan bu adamı faşistlikle suçlayan şerefsiz kahpelere sesleniyorum: Sineği öldürsek insan hakları dersi vermeye çalışıyorsunuz. Peki şehit ettiğiniz bu adam? Herkes tarafından saygı görmüş bu yiğide yapılanlar reva mıdır ey kahpeler? Asıl faşist olan sizlersiniz. Mağdur edebiyatı yapıp ülkücüleri, milliyetçileri ve vatanını sevenleri öldürmek sizin ilkeniz olmuş. Size verecek tavizimiz yok. Bir gün manşetlere çıkacağız. ''Fırat için İzmir'i yaktılar'' diye... Öyle bir yakacağız ki bilediğiniz bıçaklar sivrileştirdiğimiz kalemlerimize mağlup düşecek. Vatanı için mücadele edenin sağcısı solcusu olmaz. Konu sağcı-solcu değil. Konu vatansever ve vatan haininin çatışması. Sen ağabeyim Fırat Yılmaz Çakıroğlu... Hakkını bize helal et. Ant olsun ki okula gitmek için sabah erken kalktığımda ''5 dakika daha ya'' demeyeceğim. Senin için ağabeyim senin için kalkacağım. Senin ve davan için savaşacağım. Mücadele edeceğim. Senin gibi akademik ülkücü olacağım. Onların bıçaklarla, silahlarla durdurabileceğini sandığı bu kutlu davamızın ateşini daha ileriye taşıyacağım. Taşıyacağız. VE ELBET BİR GÜN BU HAİNLER DİZE GELECEK, TÜRK ÖZÜNE DÖNECEK VE GÜLÜŞLERİNDE DE BULUNAN TURAN, HAKİKAT OLUP BU ŞEREFSİZLERİN YÜZLERİNE ATILACAK EN AĞIR TOKAT OLACAK! GÖKTE KARTAL, YERDE ASLAN, DAĞDA BOZKURT ORDUSU! VAROLSUN FIRATLAR YAŞASIN TÜRK BUDUNU!