Belli bir hedefi olmayan her hayat bir hatadır.
Sayfa 49·Kitabı okuyor
giriş
Büyüklerin En Büyüğü Gazi M. Kemal'e Asırlarca müddet zavallı Türk, gaddar sultanların ökçe­leri altında ezilmiş, galip geldiği zamanlarda fethettiği bel­delerde bile kötü idare perişanlığından ve aciz ve gafletten mağlup zilleti çekmeye mahkumu bırakılmıştı. Bütün haya­tında bir kürek mahkumu sefaletiyle beli bükülmüş, uğursuz istibdat zinciriyle sürüklenerek tek bir nefes alamamış, tek bir gün görememişti. .................. İşte doğar doğmaz etrafına harikalar ve mucizeler saçan güneş gibi sen o zaman bu karanlık içinde doğdun ve an­cak o zamandır ki başında bir kahraman görünce tarihin kaydetmediği büyüklükleri meydana getirecek bir tabiatta yaratılmış Türk kendini sana kavuşunca buldu. En kuvvet­li milletleri yıkmış, harap etmiş bir savaş ve mağlubiyetten sonra bir işaretinle tekrar canlandı, bir emrinle tekrar dikildi ve nefes alamayacak zannolunurken tekrar savaşa başlaya­rak muzaffer oldu. Beyoğlu, 24 Mart 1928 Mehmet Rauf
Alıntı
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Vücudumuzun bedensel, ruhsal ve kimyasal yasaları nasıl bir mükemmellikle uyguladığı insanı gerçekten kolaylıkla kendine hayran bırakabilir. Evet, bedenimizin her gün –ve yaşamımızın çoğu ev-resinde gece gündüz, sessizce ve hiç söylenmeden- bizim için yaptıklarından gurur duyabilir ve onu takdir edebiliriz. Günde 24 saat şahane bir şekilde işleyen bu mekanizmanın değerini bileceğinizi de umuyoruz. Asıl istediğimiz vücudunuzun neye ihtiyacı olduğunu zaten bildiğine ve bunu size ilettiğine daha güçlü bir şekilde inanmanız. Onun zekâsına duyduğunuz saygınızın artması ve böylece ona karşı daha kolay sorumluluk almanız. Şundan eminiz ki insan, vücudunun nasıl çalıştığını bir kere anladığında bu sanat eserine olan saygısı da artacak ve sigara gibi zararlı davranışları, sigara paketlerinin üzerindeki yer alan o iğrenç resimlere ihtiyaç duymadan kolaylıkla bırakacaktır.
Sayfa 14·Kitabı okudu
Askeri rejim, 24 Ocak kararları ile başlayan politika yönelişini, 1977-79 krizine sermayenin talepleri doğrultusunda yanıt getirecek biçimde sürdürmüştür. Bu yanıt, esas olarak, işgücü piyasasının ekonomi-dışı, yani askeri ve yasal yöntemlerle disiplin altına alınmasıdır. Sendikal faaliyetlerin askıya alınması, DİSK yöneticilerinin yargılanması, grev yasağı, ücret belirlenmesinin toplu sözleşme düzeninden Yüksek Hakem Kurulu (YHK)’na kaydırılması (ve böylece reel ücretlerin aşındırılmasının güvence altına alınması) sözü geçen askeri yöntemlere örneklerdir. 1982 Anayasasının sermaye-emek ilişkilerinde açıkça emek aleyhtarı tavır alan hükümleriyle askeri rejimin çalışma hayatına ilişkin olarak gider ayak çıkardığı bir dizi yasal düzenleme, işgücü piyasasının yasal ve kurumsal yöntemlerle disiplin altına alınması çabalarına örnek gösterilebilir. Bu politikalarla ilgili düzenlemelerde askeri yönetim TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) ve TİSK (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) lobilerinin görüşlerini sadakatle izledi.
Alıntı
beynelmilel sermayenin özellikle Dünya Bankası aracılığıyla “pazarladığı” ve içte ve dışa karşı piyasa serbestisi ile beynelmilel ve yerli sermayenin emeğe karşı güçlendirilmesi gibi iki stratejik hedef etrafında oluşan bir “yapısal uyum” perspektifi de taşımaktaydı. Programın bu boyutu zaman içinde daha da ön plana çıkacaktı. Demirel hükümeti bu programı, Özal’ın ve sermaye çevrelerinin yukarıda aktardığımız istekleri doğrultusunda, yani sistemli ve sürekli olarak “emek aleyhtarı” bir doğrultuda uygulayabilmenin ve geliştirmenin araçlarından yoksundu. İşte 12 Eylül 1980’de gerçekleşen rejim değişikliği, 24 Ocak programının önündeki bu önemli engeli ortadan kaldırdı. Özal’ı sadece fiilen değil, resmen de “ekonominin patronu” konumuna getiren 12 Eylül rejimi, sonraki üç buçuk yıl boyunca iktisat politikalarının “sermayenin bir karşı saldırısı” biçiminde gelişmesini, işgücü piyasasını “askeri” bir denetim altında tutarak gerçekleştirdi. Bu bağlamda, 12 Eylül müdahalesinden hemen sonra kamuoyuna ilk kez hitap eden K. Evren’in konuşmasında da “yüksek ücretler”den şikâyet edilmesi ilginç ve öğreticidir.
Alıntı