Ömer radyallahu anh bir gün Kâbe
civarında el-Hakka suresini okumakta olan Resulullah’a (sav) rast gelir.
Resulullah haremde tebliğ gayesiyle başkalarının da duyacağı şekilde
Kur’an okurdu.
Ömer, Hz. Peygamber’e (sav) sezdirmeden onun arka
tarafında bir yerde yere çömelerek onu dinlemeye başlamıştı.
Kur’an-ı
Kerim’in üslubu, fesahat ve belagati onu büyülemişti.
Şu ayetleri dinleyen
Hz. Ömer arka arkaya birçok yorum yapmaya çalışarak kendisini Kur’an’ın
etkisinden kurtarmaya çabalamışsa da zihni, aklı ve kalbi karmakarışık
olmuş ve bir takım düşüncelere dalmıştı.
Ayetler son derece etkileyici idi.
Kitabı kendisine sol tarafından verilen ise şöyle der: “Keşke kitabım bana verilmeseydi,
hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim.
Keşke ölüm her şeyi bitirseydi.
Malım bana hiçbir yarar sağlamadı.
Saltanatım (güç ve kuvvetim), da yok olup gitti. (Allah, şöyle
der:) Onu yakalayıp bağlayın. Sonra onu cehenneme atın.
Sonra uzunluğu yetmiş arşın
olan zincire vurun onu.
Çünkü o, azamet sahibi Allah’a iman etmiyordu.
Yoksulu
doyurmağa teşvik etmiyordu.
Bir suçu işlemek kadar, o suçun etrafına örülen "koruma kalkanını" inşa etmek de o suçun organik bir parçasıdır. Eğer bürokratik ve siyasi koruma kalkanı olmasaydı, Gülistan'ın bugün en azından bir mezarı olabilir ve katili çoktan hapse girmiş olurdu.
Meclis kürsüsünden "bu bir aşk intiharıdır" diyen kadın vekillere, "cinayete rastlayamadık" diyen bakana ve "kayıt silen" başhekime baktığımızda; karşımızdaki tablo basit bir "yardım" değil, suçun kurumsallaşmış bir organizasyonudur.
Eğer bir siyasi irade, elindeki istihbarat ve kolluk gücüne rağmen 6 yıl boyunca "bir cinayete rastlayamadım" diyorsa; bu bir ihmal değil, hakikati saklama iradesidir.
Bir suçun failini savunmak, o failin suç işleme özgürlüğünü (dokunulmazlığını) garanti altına almaktır. Bu da hukuken "suçluyu kayırma" (TCK 283) ve "yargı görevini yapanı etkileme" sınırlarını çoktan aşan bir kolektif cürümdür.
Savunucuların yargılanması, "devlet için her şey mubahtır" diyen o sağcı-eril genetiğin de sanık sandalyesine oturması anlamına gelir.
Tutanaklarda "belki siz yaptırdınız, dağa götürdünüz" diyerek aileyi ve muhalefeti suçlayan o diller, aslında suçun üzerine örtülen "ideolojik örtü"dür. Bu örtüyü örenlerin yargılanması, 100 yıllık kangrenin gerçek tedavisidir.
"Savunanların da yargılanması" şartı, bu coğrafyanın "hafızasızlık" lanetine karşı en büyük panzehirdir.
Eğer bugün o başhekim "kayıt sildiği" için, o polis "yalan ifade verdiği" için, o siyasetçi "dosyayı kapattığı" için hesap vermezse; sistem sadece isimleri değiştirerek yeni "klikler" ve yeni "stratejik ortaklıklar" üretmeye devam eder.
Adaletin sadece faili değil, o faili besleyen ve gizleyen ekosistemi de hedef alması gerek. Apartman yöneticiliğinden meclis kürsüsüne kadar uzanan o "stratejik ortaklık" zinciri, ancak en tepeden en
Mecnun bir gün kalem-kâğıt aldı ve Leyla'ya mektup yazmak istedi. Sonra durakladı, düşündü ve şöyle dedi:
'Hayalin gözümde, adın dilimde, yâdın da kalbimde iken; ben kime, niye mektup yazıyorum?' Böylece kalem-kâğıdı bir kenara atıp, Leyla ile meşgul olmaya başladı.
1x1Taşkın Tuna
Bu alıntıyı okuduktan sonra "Umarım Akhilleus, Patroklos'un tanıyamadığı birine dönüşmez" diye düşünmüştüm...
Akhilleus’un Şarkısı sayfa 283→ "Bu adamı tanımıyorum, diye düşünüyorum. Onu daha önce hiç görmedim. Ona duyduğum hiddet kan kadar sıcak. Akhilleus'u affetmeyeceğim."
Onu yalnızca dokunarak, yalnızca koklayarak bile tanırdım; kör olsam bile nefeslerinden, ayaklarının yere vuruşundan tanırdım. Ölmüş olsam bile, dünyanın sonu gelmiş olsa bile tanırdım onu.