–Bundan 30 küsur yıl önceydi. İkinci Cumhurreisi İnönü’nün Taht’a çıkışının altıncı senesi ve İkinci Dünya Harbi’nin nihayet bulduğu demler... 1943’te çıkan ve basında Hiroşima’daki atom bombasına denk bir tesir yapan «Büyük Doğu» kapatılmış, Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarî Şube’sindeki hocalığım elimden alınmış ve askere çağrılarak Eğridir Dağları’na sürülmüştüm. Sebep, sadece şu mealde bir hadîs neşretmiş olmamdı: «ALLAH’A İTAAT ETMEYENE İTAAT OLUNMAZ!» Devrin Maarif Vekili Hasan Âli Yücel bana, makamında şu sözü söylemişti: «Bu hadîsi neşretmekle bize itaat edilmez demek istiyorsun!» Şaşırmıştım! Bu adam, Allah’a itaat etmediğini itiraf ediyor;
böylece hem Allah’a inandığını, hem de ona itaat etmediğini bir araya getirmek gibi bir safsataya düşüyordu. Devrin Başbakanı imzasıyla hem «Büyük Doğu»ya, hem de bütün dergi ve gazetelere şu tamim gelmişti: «Allah ve ahlâktan bahsetmek yasaktır!» Profösörler meclisinde bu tamimi gören bir Fransız profesör, bize «Tarih boyunca hiçbir rejim bu kadar alçalmamıştır!» demişti. Evet; hocalıktan koğulduk, zindan yerine askere alındık ve ciğerimiz bir gözyaşı süngeri, eski hocamız Ahmet Hamdi Akseki’yi, hazır Ankara’ya gelmişken ziyaret edelim, dedik. O zamanlar Diyanet İşleri, Ulus tarafında, Bankalar Caddesi’nde, refahlı bir aileye bile yetmeyecek, kümese benzer bir apartman dairesindedir; Aksekili Hoca da, Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı, Başkan Yardımcısıdır. Başkan da Şerafettin Yaltakaya adında, gerçek bir din adamına ait her vasfın dışında biri... Onunla ilk temas vaziyetimi biraz sonra anlatacağım. Aksekili, eski talebesini, kollarını açarak iştiyakla karşıladı ve bana saatlerce dert yandı. Birden o kadar fenalaştım ki, kendisine edep dışı bir lâf ettim: «Hocam, sen bu makamda oturacağın yerde sırtına