Yüz Şehid Sevabı
Ebu Hureyre radıyallahu anhdan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Ümmetimin arasında kötülüğün (fesadın) yayıldığı bir sırada sünnetime yapışana yüz şehid sevabı vardır."
Sayfa 286·Kitabı okuyor
Kader, Allah'ın sırlarından bir sırdır ve bu kapı insanlara kapalıdır. Önceki milletler, ne olduğunu bilmedikleri kader kapısını çaldıkları ve o konuda ileri geri konuştukları için yok olup gitmişlerdir.
Sayfa 180·Kitabı okuyor
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Yüce Rabbimiz'in kaderimize yazdığı şey mutlaka başımıza gelecektir. Yazmadığı ise kesinlikle olmayacaktır. Olacak ve ölecek her şey kader iledir. Kadere böyle inanmak gerekir.
Sayfa 174·Kitabı okuyor
–Üstad; dâvayı tâ köklerine ve merkezî tatbikat makamı etrafındaki kollarına kadar görüyor ve memleketimizde alışılmamış çapta bir (sentez) kuruyorsunuz. Bu bakımdan, Demokrat Parti tarafından başlatılan din öğretimi ve bu sahadan yetişenlerin Diyanet İşleri çerçevesindeki rollerini de ele almak ister misiniz? – İstesem de istemesem de buna mecburum. Herhalde muradınız İmam Hatip okulları, Yüksek İslâm Enstitüleri ve İlâhiyat Fakültesi... Bunların meydana gelişleri hakkında da bir hatıramı anlatayım. Demokrat Parti iktidarının başlarında rahmetli Tevfik İleri Maarif Vekili iken, henüz başlayan dostluğumuzun samimi havası içinde kendisiyle İmam-Hatip okulları mevzuunu konuşmuştuk. Bu müessese, kendisine yeni bir yön vermeye bakan ve gûya din baskısını hafifletmeyi düşünen «Haksızlık Partisi»nin bir tasavvuru halinde plânlanmış ve kuruluşu Demokrat Parti’ye kalmıştı. Onlar da işte bu mesele üzerindeydiler; fakat içlerindeki iki zıt tepe (Adnan Menderes ve Celâl Bayar tepeleri) yüzünden ne yapacaklarını bilemez haldeydiler. Tevfik İleri’ye demiştim ki: «Böyle bir teşebbüsü gerçek bir köke bağlamak şartıyla ne kadar benimseyeceğimi takdir edersiniz! Fakat büyük bir tehlike görüyorum! Bu mekteplerin hiç kurulmamasından daha büyük ve daha feci bir tehlike!.. İster misiniz bu mekteplerde sapık bir öğretim başlatılıp da şeriat tahrife uğratılsın ve (işte İslâm budur!) gibilerden, yahudivari bir ihanetle plânı tatbik edilsin!..» Mektepler açıldı, gizli plânlar tatbik edilemedi; ve Allah ile Resûlünün yanlış ve eksik öğretildiği ve bu öğretimin birbiriyle barışmaz ve kaynaşmaz unsurlarla beslenmeye kalkışıldığı bir ocaktan bile bir nur fışkırdı ve hortum hükûmetin elinde patladı. Yani din öğrenimi ihtiyacına küçücük bir taviz vermeye razı olmuş görünenler, sonradan başlarına
–Bundan 30 küsur yıl önceydi. İkinci Cumhurreisi İnönü’nün Taht’a çıkışının altıncı senesi ve İkinci Dünya Harbi’nin nihayet bulduğu demler... 1943’te çıkan ve basında Hiroşima’daki atom bombasına denk bir tesir yapan «Büyük Doğu» kapatılmış, Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarî Şube’sindeki hocalığım elimden alınmış ve askere çağrılarak Eğridir Dağları’na sürülmüştüm. Sebep, sadece şu mealde bir hadîs neşretmiş olmamdı: «ALLAH’A İTAAT ETMEYENE İTAAT OLUNMAZ!» Devrin Maarif Vekili Hasan Âli Yücel bana, makamında şu sözü söylemişti: «Bu hadîsi neşretmekle bize itaat edilmez demek istiyorsun!» Şaşırmıştım! Bu adam, Allah’a itaat etmediğini itiraf ediyor; böylece hem Allah’a inandığını, hem de ona itaat etmediğini bir araya getirmek gibi bir safsataya düşüyordu. Devrin Başbakanı imzasıyla hem «Büyük Doğu»ya, hem de bütün dergi ve gazetelere şu tamim gelmişti: «Allah ve ahlâktan bahsetmek yasaktır!» Profösörler meclisinde bu tamimi gören bir Fransız profesör, bize «Tarih boyunca hiçbir rejim bu kadar alçalmamıştır!» demişti. Evet; hocalıktan koğulduk, zindan yerine askere alındık ve ciğerimiz bir gözyaşı süngeri, eski hocamız Ahmet Hamdi Akseki’yi, hazır Ankara’ya gelmişken ziyaret edelim, dedik. O zamanlar Diyanet İşleri, Ulus tarafında, Bankalar Caddesi’nde, refahlı bir aileye bile yetmeyecek, kümese benzer bir apartman dairesindedir; Aksekili Hoca da, Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı, Başkan Yardımcısıdır. Başkan da Şerafettin Yaltakaya adında, gerçek bir din adamına ait her vasfın dışında biri... Onunla ilk temas vaziyetimi biraz sonra anlatacağım. Aksekili, eski talebesini, kollarını açarak iştiyakla karşıladı ve bana saatlerce dert yandı. Birden o kadar fenalaştım ki, kendisine edep dışı bir lâf ettim: «Hocam, sen bu makamda oturacağın yerde sırtına
Vatanın bağrına Moskof dayamış hançerini; Yok mudur kurtaracak, bahtı kara mâderini? Evet artık «Moskof», Rusya’dakiler değil, içimizdekilerdir.