Marx'in İnsan-Olmayan Teorisi
O halde Marx'in kendi insan-olmayan teorisi nedir? Tartışacağım dört ana nokta var: 1) Stirner'in "gerçek insan insan değildir” tezi aslında saçma değil, burjuva toplumunun çelişkili gerçekliğinin doğru bir ifadesidir; 2) Stirner'in insan-olmayan kavramı, insanı her çağın özgürlük ölçüsü olarak tanımlayan, her zaman için çabalanan ama asla tam olarak ulaşılamayan bir tarih felsefesinin kalıntısıdır; 3) Tarihin gerçek mantığı başka türlüdür: İnsanların kazandığı özgürlüğün ölçüsü, insanın herhangi bir ölçüsüyle değil, doğrudan mevcut üretici güçlerle ilgilidir. Ancak bu üretici güçler herkes için yeterli değildir. Böylece üretim araçlarını kendi ihtiyaçları için tekellerinde tutanlar ile diğer herkes arasında, insanlar ile insan-olmayanlar arasında bir sınıf ayrımı ortaya çıkar; 4) Marx burada insanlık dışı olanı iki şekilde tanımlar: Hem dışlanan sınıfın yoksulluğu hem de dışlayan sınıfın dar görüşlülüğüdür. İnsani olmayan ve insani olan aynı toplumsal ilişkinin ürünüdür. İnsan olmak, kişinin toplum içinde ihtiyaçlarını karşılama konusundaki olumlu kapasitesine karşılık gelirken, insanlık dışı ya da gayri insani olmak hem bu seçenekten yoksun olmak hem de bunu engelleyen toplumsal ilişkileri -mevcut üretim tarzının kendisini değiştirmeden- aktif olarak olumsuzlamak anlamına gelir. İnsani olmayan, kendini devrimcileştiremeyen sınıflı bir toplumun olumsuz yan ürünüdür.
Sayfa 57·Kitabı okudu
Felsefe-Düşünce
3: Dışlanan
Bünyesi iyilik ve şefkat tohumları ekmek için elverişli değildi ve dolayısıyla tomurcuklanacak bir sevgi de yoktu. Bu tarz şeylerin zerresi dahi yoktu onda. 
Sayfa 126 - Boz yavru·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam
KİTABIN ÖZETİ
Realite ilkesinin girişi ile düşünce-etkinliğinin bir türü koptu; bu realite sınamasından özgür tutuldu ve yalnızca haz ilkesine altgüdümlü kaldı. Bu etkinlik düşlem-fantazi üretme etkinliğidir ki, daha önce çocukların oyununda başlar, ve sonra, hayal kurma olarak sürerek, reel nesneler üzerine bağımlılıgı terkeder. Eşeysel içgüdüler ilkin oto-erotik olarak davranırlar; doyumlarını bireyin kendi bedeninden elde ederler ve bu nedenle kendilerini realite ilkesinin doğuşunu zorunlu kılmış olan düşkırıklığı durumunda bulmazlar. Bu iki etmen –oto-erotizm ve gizlilik dönemi- sonuçları olarak eşeysel içgüdünün ruhsal gelişminde durdurulmasını ve çok daha uzun bir süre boyunca haz ilkesinin egemenliği latında kalmasını getirir. Bu koşulların sonucu olarak, bir yanda eşeysel içgüdü ve düşlem arasında, ve öte yanda Ben-içgüdüleri ve bilinç etkinlikleri arasında daha yakın bir bağıntı doğar (Freud, 2011, s. 16-17). Realite düş kırıklığına yol açıyor. Düşlem amaçsız bir gezinti, emeksiz bir beklenti. Gerçeğin dışında kalan bir hayal gerçekle karşılaştığında kafada oluşturulan düşle gerçek çatışır. Elbette gerçek kazanır ve düşler kırılır. Realite beni de yararlı olan için çabalanmaktan ve kendini yıkıma karşı güvenlik altına almaktan başka bir şey yapma gereksiniminde değildir. Gerçekte haz ilkesinin realite ilkesi ile yer değiştirmesi hazzın tahttan inidirmesini değil ama yalnızca güvenlik altına alınmasını imler (Freud, 2011, s. 16-17). Realite beni de haz istiyor ama daha kalıcı hale getirmek istiyor. Bu nedenle anlık hazdan ödün verebiliyor. Yani düşlem kadını hemen becerip hazza ulaşmak istiyor. Gerçeklik beni ise kadını hemen becermeye çalışırsa gideceğini biliyor. Kadın kaçarsa hiç beceremeyecek bu nedenle öncelikle kadını kendisine aşık etmek istiyor. Böylece kadını
3 Mayıs 1882’de uygulamaya konulan ‘Mayıs Yasaları’ Yahudileri şimdiye dek dayandıklarından daha fazla kısıtlama altına alıyordu. imparatorluk topraklarında gittikçe dışlanan Yahudilerin bir kısmı sınırı geçip daha hoşgörülü olan Habsburg topraklarına yerleşirken, bir kısmı da İngiltere ve özellikle Amerika gibi uzak ülkelere gitmeyi seçti. 1882 ile savaşın patlak verdiği 1914 yılları arasında 2.6 milyon Rus Yahudi'si Amerika’ya göç etmiş ve büyük çoğunluğu New York’a yerleşmişti.
Bir aile tatil sabahı kahvaltı yapmakta. Garsondan fotoğraf çekmesini istiyorlar. Anne 2-3 yaşlarındaki kızına "Hadi, gülümse." diyor. Çocuk poz vermek istemiyor ve yüzünü tersi yöne çeviriyor. Anne önce kibarca ısrar ediyor. Çocuk kararlı. Anne de öyle. Çocuk gülümsemese de fotoğraf çekiliyor. Anne kızına ders vermeyi ihmal etmiyor: "Bugün sana dondurma yok!" Çocuk haliyle isyan ediyor, gülümseyip poz vermedi diye dondurmadan mahrum olmak istemiyor. Annesiyle konuşmaya çalışıyor. Destek babadan geliyor; ama çocuğa değil, anneye: "Hiç cevap verme!" Bu anekdotu paylaştıktan biraz sonra... Kızım Çağla karpuz çekirdeklerinden kurduğu bir aile ile oynarken çekirdeklerden biri yere düştü. Ailenin kayıp vermemesi için ivedilikle indi ve çekirdeği düştüğü uçurumdan çıkardı. O sırada bir feryat duyduk, az önce annesi ve babası tarafından ceza ve çemkirme yoluyla dışlanan küçük kız Çağlaya bağırıyordu: "Ayyy, pis kız! Yerlere dokunuyor!"
Ahlak anlayışının temel fikirleri şöyledir; 1- Ahlak sosyal içgüdülerin ortaya çıkardığı temel duygu davranıştır. 2- Sosyal içgüdüler ise zihnin evriminin ürünüdür. 3- Dilin gelişmesi, toplumsal ortak kanaatleri ortaya çıkarmış ve toplumsal onay gören ve dışlanan davranışlar karşılıklı sempati düşüncesinin gelişmesine yol açmıştır. 4- Alışkanlıkların biçim kazanması, ahlakın evriminde yardım ve teşvik edici bir rol oynamıştır.
Reklam
Reklam