Dünyada aynı anda kaç tane yolcu vapuru hareket ediyor olabilir ki? Ya da bir vapur ömrü boyunca kaç kilometre yol kat eder? Zihnimde bu sorular dolanırken kırmızı paltolu bir kadın telaşla adımlarını hızlandırdı... Meydanı taze bir simit kokusu sarmıştı. Mavi sular dalgalanırken iskeleden kalkan bir vapurun düdüğü, konuşmalar, satıcıların sesleri ve martıların çığlıkları birbirine karışıyordu. Hava pırıl pırıldı ama hafiften soğuktu. Kafamı kaldırmamla vapurun hareket edeceğini görmem bir oldu. "Yeter artık soru sorduğun, çevreyi izlediğin! Biraz adımlarını hızlandır, işe geç kalacaksın," diye söylendim kendi kendime. Vapura yetişmeye çalışanlara katıldım, yarış pistindeki bir atlet gibi soluk soluğa. Ama bir saniye... Sadece bir saniye farkla kaçırmıştım işte. Kapıda nefes nefeseydim. Vapur bana meydan okurcasına "Vuuuvv, Vuuuvv' diye sesler çıkararak uzaklaşıyordu.
Bir sonraki vapuru, 07.30'u bekleyecektim. Kararsızdım, içeri mi girsem, dışarıda mı beklesem? Yolcu salonunda oturmaya karar verdim. On yıldır vapurla işe gidip geliyordum, her gün kıtalararası yolculuk yapıyordum, Anadolu Yakası'ndan Avrupa Yakası'na. Salonun en iyi gözlem noktalarından birine yerleştim, insanlar ellerinde telefonlar, simitler, kahvelerle yavaş yavaş salonu dolduruyordu, sabah telaşı herkesin yüzüne sinmişti. Yeni gelen yolcular hızla ulaşım kartlarını makineye okutuyor, bip bip sesleri havada yankılanıyordu. Esneyenler, derin sohbete dalanlar, el ele tutuşan çiftler, gözleri uykulu iş insanları... Her biri kendi dünyasında, kendi telaşında...