Mustafa Kutlu deyince:
Asırlardır gelene gidene çay ikram eden, sohbet eden, kitap hediye eden; hatırlatan, düşündüren, sevdiren ve güldüren bir derviş çınarı… Az, öz ve derin söyleyen bir kalem. Sözü uzatmaz, manayı yaralamaz, lafı hırpalamaz. Çünkü sözün tamamı deliye söylenir.
Bir yavaşlama teklifi:
O, edebiyatımızda bir hikâye yazarı olmanın ötesinde bir “yavaşlama” teklifidir. Onu okurken hikâyeden çok hayata bakarız. Cümleleri, “Hemen bir şey olsun.” isteyen okuru usulca uyarır. Burada hız yok, burada sükûnet var.
Bir cevher avcısı:
Ama onun asıl derdi, iyiliği büyütmek; insandan insana giden yolları çoğaltmaktır.
Bir kelebek yetiştiricisi olarak Mustafa Kutlu:
Onun önünde, yani dizinin dibinde dokuduğumuz mekikler; ördüğümüz kozalardan zamanı gelince uçarak çıkan kelebekler gibiydik. Hepimizin kederiyle dertlenir ve her zaman şunu öğütlerdi: “İyi eser vermekten evvel iyi insanlar olmaya bakın.”
Benim yorumum
Öykücü ve deneme yazarı olarak bilinen Kutlu, elini attığı her köşede bir iz bırakmış. Bunların içinde ansiklopedi hazırlamaktan tutun da sinemayla ciddi şekilde ilgilenmeye kadar uzanan geniş bir ilgi ve gayret yolu var.
Birini tanımanın en etkili yolu, fikrimce, onu birçok farklı kişiden dinlemektir. Farklı yazarların kalemlerinden çıkıp bir araya getirilen bu derlemeleri okurken; Mustafa Kutlu’nun odasında, içi boş duvarda asılı kuş kafesine bakarken, bir yandan çiçeklerini sulayan, bir yandan da güncel sanat tartışmalarını anlatan o yazarı dinlediğimi hissettim. Seven, sevdiren, sevmemizi isteyen yazarın en büyük sevgisi de tabiataymış.
Yalnız bir çocukluk geçiren yazar, söyleşisinde “Kuşlar uçuyorsa, sular akıyorsa, rüzgâr esiyorsa yalnız değilim. Tabiat benim için bir arkadaştı.” derken; yayınevi ofisinde bir sürü çiçeği olduğunu, çok yer