Efendim, tarih kitaplarında "Büyük İrlanda Kıtlığı" (An Gorta Mór) diye geçen o meşum hadise, ekseriyetle istatistiki bir veri yığını olarak önümüze konulur. "Şu kadar milyon öldü, şu kadar milyon göç etti" denilir ve geçilir. Oysa ki tarih, rakamların soğukluğunda değil, insan hikayelerinin sıcaklığında ve trajedisinde gizlidir. İrlanda edebiyatının dev kalemi Liam O’Flaherty’nin başyapıtı Kıtlık, işte bu istatistik perdesini yırtıp atarak, bizleri açlığın, çaresizliğin ve ölümün o kesif kokusuyla baş başa bırakan sarsıcı bir belgedir.
O’Flaherty, bu eserinde sadece patates tarlalarına musallat olan o kara hastalığı (mildiyö) anlatmaz; esasında bir imparatorluğun, yani Viktorya dönemi İngiltere’sinin ahlaki çürümüşlüğünü, bürokrasinin o buz gibi kayıtsızlığını ve "bırakınız yapsınlar" (laissez-faire) iktisadının insan hayatını nasıl bir harcanabilir kaleme indirgediğini yüzümüze çarpar.
Romanı bir tarih meraklısı gözüyle okuduğumda, beni en çok dehşete düşüren husus, "doğal afet" ile "politik cinayet" arasındaki o ince çizginin nasıl silikleştiğidir. İrlanda’da insanlar yol kenarlarında ağızları yeşil otlarla dolu halde can verirken, limanlardan İngiltere’ye tahıl ve et yüklü gemilerin kalkmaya devam etmesi, hukuk felsefesi açısından devlet meşruiyetinin intiharıdır. Yazar, Kilmartin ailesi üzerinden bu büyük tabloyu mikro ölçekte öyle bir işler ki, açlığın sadece mideyi kemiren fiziksel bir acı olmadığını, aynı zamanda insan onurunu, aile bağlarını, gelenekleri ve inancı da yavaş yavaş çürüten bir zehir olduğunu iliklerinizde hissedersiniz.
O’Flaherty’nin üslubu, bir romantizmden tamamen uzaktır; o bir natüralisttir. Tabiatı, insana huzur veren pastoral bir sığınak olarak değil, acımasız, kör ve sağır bir güç olarak tasvir eder. Çürüyen patateslerin o ağır, genzi