Roma ve Bizans'ta olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nda da, kır bölümünde köylü, defterdeki kayıtlarla fiskal bir statü kazanmaktadır. Yeni bir tahrîre kadar devam eden bu statü, aynı zamanda kır toplumunu sosyal bakımdan biçimlendirmektedir. Başka bir deyişle, imparatorluk bürokrasisi, toprak ve reâya köylü üzerinde tahrîr sistemi yoluyla yaptığı kontroller sonucunda bizzat bu toplum düzenini bir dereceye kadar etkilemekte, hatta yaratmış olmaktadır. Böylece, kendiliğinden serbestçe ortaya çıkan bir toplum düzeni yerine, daha ziyade devletin ağır bastığı bir düzen, bir estate, sınıflandırma düzeni ortaya çıkmaktadır. Bununla beraber, bu durumu fazla abartmamak gerekir. Zira bürokrasinin yaptığı sınıflandırma kır hayatında kendiliğinden meydana gelen sosyal farklılıkları tamamıyla bertaraf edemez, fiskal sistem daha ziyade ona uymaya çalışır. Devlet, mîrî arazi ve tahrîr sistemi sayesinde, toprak ve reâya üzerinde sıkı kontrolünü sürdürmekte, çiftliklerin dağılmasını önlemeye çalışmakta, tarlaların bağ bahçe haline gelmesini, büyük ekâbir çiftliklerinin ve plantasyonların ortaya çıkmasını önlemekte, sonuç olarak son derece tutucu bir sosyal düzen idame etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun ve başka geleneksel imparatorlukların, değişime ve gelişmeye, yeni ekonomik sistemlerin ortaya çıkışına direnmesinde, durgun (stagnant) bir sosyo-ekonomik yapıya bağlı olmasında, mîrî arazi rejimi ve çift-hane sistemi başlıca sorumlu görülmektedir. Fakat unutmayalım ki, bu sistem Türkiye'de günümüzde küçük aile işletmelerine dayanan sosyal yapının da tarihi temelidir. Merkezî kontrolün kaybolduğu yerlerde, meselâ İran'da, toprak ve köylü küçük feodal bir grubun kontrolü altına düştüğü halde, Osmanlı Devleti'nde böyle bir gelişme büyük ölçüde önlenebilmiştir. 18. yüzyılın
Sayfa 253 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Bir hadis-i şerifte [peygamberimiz}: "Kim gözlerinin gördüğü, kulaklarının işittiği her şeyi anlatırsa, Allah Teala onu, inananlar arasında kötülüğün yayılmasını seven kimselerden yazar." ¹ buyurmuştur. Hz. Ali’den nakledildiğine göre o, şöyle demiştir: "İnsanlar içinde kötülüğü yayan kimse, onu işleyen kimse gibldlr.” ² _____________________________ ¹ İbnu Ebi Hâtim, Tefsir, VIII, No: 14244; Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensur, VI, 161. ² Bkz: Buhari, Edebü’l-Müfred, No: 324-326; İbnu Ebi'd-Dünya, es-Samtü, No: 262, 263, 268.
Sayfa 397 - Semerkand Yayıncılık, 2. Baskı, Aralık 2003 (Çev: Yakup Çiçek ve Dilaver Selvi)·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Gözün açık iken içine bir üzüntü çökerse üzülür, perişan olursan; bilmiş ol ki, gönül gözün kapalidır; onu aç ki gamdan, elemden kurtulasın. Çektiğin sıkıntıyı, ızdırabı gönlünün iki gözünün de kapalı olduğundan bil; çünkü gönül gözü, kıyasa sığmaz sonsuz nur aramaktadır, O sonsuz olan gönül gözünün iki nurundan (akıl ve basiret nurundan) mahrum kalmak da seni perişan etmektedir. Kendine gel de onları koru, ($efik Can, Cevâhir-i Mesneviyye, Cilt 1, s, 324)
Allahın rahmeti yerde ve göktekilerden daha çok, sadece ihlas.
"Bir zamanlar bir kişi yolda yürürken aşırı derecede susadı. Bu sırada bir kuyu bulup kuyuya indi ve su içti. Sonra da kuyudan çıktı. Bu sırada bir köpeğin dilini çıkarıp soluduğunu ve susuzluktan nemli toprağı yaladığını gördü. 'Bu köpek de aynı benim gibi aşırı derecede susamış' dedi ve kuyuya indi. Ayakkabısına su doldurup ayakkabısını ağzına alarak kuyudan çıktı ve köpeğe su verdi. Allahu Teâlâ (bu hareketinden dolayı) ondan razı oldu ve onu bağışladı. Sahâbîler "Ey Allah'ın Resûlü! Hayvanlardan dolayı da sevap kazamr mıyız?” diye sordular. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem "Canı olan her varlıktan (ona yapılan iyilikten) dolayı sevap vardır” buyurdu. ( 324 Buhârî, Müsâkât 9, Mezâlim 23, Edeb 27; Müslim, Selâm 153; Ebû Davud, Cihâd 44; Màlik, Slfatu'n-Nebî 23; Ahmed b. Hanbel, 11, 375, 517•, ibn Hibbân, sahîh, 11, 301•, Beyhakî, esSünenü'l-kübrâ, IV, 185, VIII, 14.)
Sayfa 203·Kitabı okudu
Tanrı her ne isterse yapabilecek güce sahipti; fakat hiç gücü olmadığı bir nokta vardı: kendi bütün varoluşu. Nasıl var olduğu konusunda kesin olarak özgür olmasına rağmen, sadece var olduğu gerçeğiyle sınırlıydı (324). Tanrı, tüm kudretiyle, kendi varoluşunu çabucak olumsuzlayamazdı. Sonuç olarak, şayet o var olmasaydı, gücünü hiçbir şekilde uygulayamazdı. Fakat Tanrı var olduğunu gördüğünde, memnun değildi. Bütün varoluş onu korkuttu, çünkü hiçliğin varlıktan daha iyi olduğunu anladı. Dolayısıyla tanrı hiçliğe özlem duydu. Ancak kendi varoluşunu çabucak olumsuzlayamadığı için, vekâlet sayesinde intihar etti. Tanrı dünyayı yaratarak ve kendi varoluşunu bireysel şeylerin çokluğu içinde parçalayarak, kendini öteki şeyler aracılığıyla ortadan kaldırabildi (325). Tümüyle yokluk idealini, hiçliğin eksiksiz sükûnetini gerçekleştirmek için Tanrı, kendi yok oluşuna yönelik gerekli bir araç olarak dünyayı yaratmak zorunda kaldı.
Sayfa 376 - Mainlander
Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle demiştir: "Ey Allah'ın Resûlü! Seni gördüğüm zaman gönlüm huzurla doluyor, gözüm aydın oluyor; bana her şeyi anlat" dedim. O da: "Her şey sudan yaratılmıştır" buyurdu. Ben de: "Bana öyle bir şey söyle ki, onu yaptığım zaman Cennet'e gireyim" dedim. Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu: "Selâmı yay, yoksulları doyur, akrabaları ziyaret et, insanlar uykuda iken geceleyin namaz kıl, sonra da selâmetle Cennet'e gir." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 295, 323-324, 493).
Sayfa 1131 - İFAV·Kitabı okuyor