Numân b. Beşîr’in (ra), Resûlullah’tan (sav) şöyle işittiği nakledilmiştir: “Kıyamet günü ateşe girenlerin en hafif azap göreni şu kimsedir: Ayak oyuklarına iki kor konmuş ve (onun tesiriyle) beyni kaynamaktadır. Hiç kimsenin kendisi kadar çetin bir azap çekmediğini düşünür; oysa o, azabı en hafif olandır.” (M516-M517 Müslim, Îmân, 363-364; B6561 Buhârî, Rikâk, 51)
Din
359 Sevinçle yaşayan ey iyi yiğit Sözümü yabana atma, gönülden işit 360 Yılma, ayrılma doğruluk yolundan Gençliği boşa geçirme, ondan yararlan 361 Sıkı tut gençliği, çabuk geçer Nice sıkı tutsan da gençlik kaçar 362 Sende varken gençlik gücü İbadet et, boşa geçirme bunu 363 Pişmanım, gençliğe öykünür özüm Öykünmek yararsız, keseyim sözüm 364 Kimin kırkı geçerse yaşanmış yılı Esenleşir onunla gençliğin dili 365 Elli yaşım değdirdi bana elini Kuğu tüyüne döndürdü kuzgun gibi saçımı 366 Altmış yaş çağırır gel diye beni Ecel pususu olmasa giderim şimdi 367 Kimin yaşı geçmişse altmışı Tadı yok onun, kış olur yazı 368 Otuza dek koruduğumu aldı elli Ne yaparım altmış değdirirse elini 369 Ne yaptım ki elli yaşım ben sana Neden geldin şimdi bu öçle bana 370 Tatlı gelirdi bana gençlikte her işim Zehir oldu şimdi yediğim aşım 371 Bedenim ok gibiydi, gönlüm yay Gönlümü ok gibi yapmalıyım, bedenim oldu yay 372 Gençlik ne topladıysa bana Yaşlılık gelip aldı, gelir sana da
Alıntı
Reklam
Noktasına virgülüne kadar katılıyorum, özel günler kaldırılsın :)
Bana uymaz arkadaşım! Böyle özel günlere oldum bittim karşıyımdır zaten. Neymiş o öyle Anneler Günü, Babalar Günü... Anası babası olan 364 gün yatacak da o tek günde günahlarının vebalini ödeyecek! Geçiniz... Ya anası babası öbür dünyaya göçmüş olanlar? Böylesi günler, işkenceden başka nedir onlar için? Aynı durum, Sevgililer Günü için de geçerli. Gerçek sevdalılar (böylelerinin varlığından da şüpheliyim ya, neyse), kısıtlı zaman dilimine bağlı kalmadan, sarılıp sarmaş dolaş olmuyorlar mı zaten? Ya sevgi(li)sizler? Onları düşünen bir Allah’ın kulu yok! Kalp şeklinde yastıklar, kırmızı güller, vitrinleri dolduran hediyelikler... Kalbi boş ya da kırık garibanları kahretmek için, bilinçli eylem yapıyorlar sanki.
Sayfa 78·Kitabı okudu
Atatürk, Me­deni Bilgiler, s. 21 , 364 ve devamı
"Din birliğinin de bir millet teşkilinde etkili olduğunu söyleyen­ler vardır. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosun­da bunun aksini görmekteyiz. Türkler İslamiyeti kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. İslamiyeti kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısı rlıların vesairenin Türklerle birle­şip bir millet teşkil etmelerine hiçbir etki yapmadı. Bilakis Türk mil­letinin milli bağlarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuş­turdu. Bu pek tabii idi. Çünkü İslam dininin gayesi, bütün milliyetle­rin üstünde, kapsayıcı bir Arap milliyeti siyasetine indirgeniyordu. Bu Arap fikri, ümmet kelimesi ile ifade olundu. Bu dini kabul eden­ler, kendilerini unutmaya, hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine hasr etmeye mecburdurlar. Bununla beraber, Alla­ha kendi milli dilinde değil, Allahın Arap kavmine gönderdiği Arap­ça kitapla ibadet ve yakarmada bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe Allahın ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyet karşısında Türk milleti birçok asırlar, ne yaptığını ne yapacağını bilmeksizin, adeta, bir ke­limesinin manasını bilmediği halde, Kur'an'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler. Başlarına geçebilmiş olan haris ser­darlar, Türk milletince, karışık cahil hocalar ağzıyla, ateş ve azap ile müthiş bir muamma halinde kalan, dini, hırs ve siyasetlerine alet ittihaz ettiler. Milli duyguyu boğan, fani dünyaya kıymet verdirmeyen, se­faletler, zaruretler, felaketler his olunmaya başlayınca, asıl hakiki saadete o öldükten sonra ahirette kavuşacağını vaat ve temin eden dini akide ve dini his, millet uyandığı zaman onun şu acı haki­katı görmesine mani olamadı. Bu feci manzara karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin ahiretteki saadetlerini düşünerek veya bir
Sayfanın tamamını paylaştım. Gerçek okurlar yorumlara :)
Hz. Peygamber [sallallahu aleyhi vesellem], âlemlere rahmet olarak gönderildi. Bununla birlikte o da bir insandı. Her beşer gibi yer ve içerdi. Çarşıda yürür, insanlarla konuşur, evinde ailesiyle ilgilenirdi. Kurbanını kendi eliyle keser, zaman zaman yemek hazırlardı. İnsani ihtiyaçları vardı. Yorulur, dinlenir, uyur, yürür, tebessüm eder, insanlarla konuşurdu. Şahsi eşya ve binekleri vardı; bazılarına isim verirdi. Mesela "Sedâd" isimli bir yayı, "Sekb" adında beyaz bir atı, "Ya'fûr" lakaplı bir merkebi vardı. Bütün bunlar bize şunu düşündürüyor: Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] bir taraftan dünyadan kalben uzak, ruhen derin bir ubudiyet halinde yaşarken diğer taraftan son derece tabii bir şekilde hayatını sürdürdü. Efendimiz'in [sallallahu aleyhi vesellem] yaşayışıyla bizim yaşayışımız arasın-da önemli bir fark var: O, hayatı ibret ve tefekkürle yaşadı. Uyurken, uyanırken, yemek yerken, yürürken, konuşurken, hatta şaka yaparken bile... Hayatın her anında anlamlı ve deruni bir hal içinde oldu. Bunu düşündüren hususlardan biri de Efendimiz'in [sallallahu aleyhi vesellem] gündelik hallerinin başında ve sonunda yaptığı dualardır. Mesela o, aynaya baktığında şöyle dua ederdi: "Allah'ım! Yaratılışımı güzel kıldığın gibi ahlakımı da güzelleştir." (Beyhaki, Şuabü'l-İmân, 6/364) Evet, Hz. Peygamber [sallallahu aleyhi vesellem] de aynaya baktı. Fakat onun aynaya bakışı yalnızca dış görünüşe yönelik değildi. Aynayı, insanın iç dünyasını hatırlatan bir vesile haline getirdi. Burada bize öğretilen şey şudur: İnsan, dışını düzeltmeye çalıştığı kadar kalbini de düzeltmeye çalışmalıdır. İnsanın iki aynası vardır. Biri mecazi aynadır; sureti gösterir. Diğeri ise hakiki aynadır; sireti, yani insanın iç dünyasını, ahlakını, niyetini gösterir. Efendimiz [sallallahu aleyhi
Sayfa 35 - Dr. Emrullah Tanır·Kitabı okudu
Din
Okuduğumuz âyette Allah, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları ise mağfiret edeceğini buyurmuştu. Şimdi de burayı nasıl anlamamız gerektiğini izah edeyim. Dikkat edilirse Allah “mü’minler büyük bir ikrama nail olur” ya da “cennete, yakınlığıma, dostluğuma layık olur” demiyor, bunun yerine “Allah onları mağfiret edecek” buyuruyor. Neden? -Çünkü emaneti taşımaya çalışırken eksik yapmış olabilirler. Yaratan (yarattığını) bilmez mi, buyurdu Allah.364 Hiç kimse emanetin hakkını veremez ve onu layıkıyla üzerinde taşıyamaz; ama kulun emaneti yüklendiğini bilmiş, anlamış olmasını ve bunun için elinden geldiği kadarıyla çabasının, gayretinin olmasını Allah yeterli kabul eder ve geriye bırakılanlar için “eksik bıraktıklarını mağfiret ediyorum ve seni emaneti taşımış olarak kabul ediyorum” buyurur. Allah mağfiret edip tamamlamasa, tam yapılmış gibi kabul etmese herkes emanete ihanet etmiş olur ki dolayısıyla kimsenin kurtuluşu olmaz. “Ben mü’minim” diyen herkes ne kadar taşıyabiliyorsa, gücünün yettiği, elinden geldiği kadarıyla emanetin hakkını teslim etmeli ve onunla hayırda, rahmette, güzellikte olup güzel yapmaya çalışmalıdır. Gerisini Allah affedip mağfiret eder; ama emaneti taşımamız gerektiğini bilmezsek o zaman işin hakikatini anlayamamış, kendimizi tanıyamamış ve ne kadar büyük bir sırrın bize yüklendiğini belki kabul bile edememiş oluruz.
Sayfa 342·Kitabı okuyor
Reklam
Reklam