2026’ya Notre Dame’ın Kamburu ile başladım.
Bu kitap bana, dışarıdan bakıldığında çirkin görülen bir bedenin içinde ne kadar büyük, ne kadar saf bir kalbin atabileceğini bir kez daha hatırlattı.
Quasimodo… Çanların arasında büyümüş, yalnızlığa alışmış, sevilmeyi hiç öğrenememiş bir adam. İnsanlardan çok taşlara, çanlara, duvarlara ait gibi.
Ama Esmeralda’yı gördüğü an, hayatında ilk defa gerçek bir merhamet, gerçek bir sevgiyle tanışıyor. Onu sahiplenmeden, karşılık beklemeden seviyor. Belki de en güzel sevgi biçimiyle…
Bu eser sadece bir aşk hikâyesi değil;
yargılanmanın, ötekileştirilmenin, “farklı” olanın nasıl acımasızca dışlandığının hikâyesi.
Ve aynı zamanda, iyiliğin bazen en beklenmedik yerde filizlendiğinin…
Kitabın bir de karanlık yüzü var.
Yargılayanlar, korkularını kötülüğe dönüştürenler…
Frollo, inançla iktidarı birbirine karıştırmış; bastırdığı arzularını şiddetle, zulümle örten bir karakter.
Kendini “haklı” görerek en büyük kötülüğü yapanlardan.
Phoebus ise gücü elinde tutarken vicdanını kolayca susturabilenlerden.
Victor Hugo burada kötülüğü, şeytanlaştırmadan anlatıyor. Kötüler canavar değil; zaaflarına yenilmiş, gücü yanlış kullanan insanlar. Ve belki de bu yüzden daha ürkütücüler.
Kitabı bitirdiğimde içimde bir hüzün kaldı.
Ama o hüzün, insan olmayı hatırlatan türdendi.
Görünene değil, kalbe bakmayı öğreten cinsten..
️1831 yılında yayınlanan bu roman klasik edebiyatın şaheserleri arasında yer alır.️
#reklamdeğil