Resûlullah'dan (a.s) bahsederken Rabbimiz buyuruyor ki,
"Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah'ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik."
(Ahzab Suresi 45-46)
Abuzer Reis az sonra seyir güvertesindeydi. Feneri yakmadığı için kendisini azarlayan Diyavol
Paşa Hazretlerine şunları söylüyordu:
"Ama efendim! Sen dedin ne yap et o üç kalyondan kurtul diye. Ben de feneri söndürdüm.
Karanlıkta bizi göremediler ve izimizi kaybettirdik.
"
Efendimiz ise,
"Demek sana 'ne yapıp et' dedim ha! Bir korkağın 'yapıp edecekleri' ile yürekli ve
efendi birinin 'yapıp edecekleri' arasında nasıl bir fark olduğunu anlaman için bizzat yürekli ve efendi olman icap eder,
" dedi.
"Yazıklar olsun sana! Ama çok üzülme! Sana ceza vermeyeceğim. Çünkü
sende, bu gemideki hiç kimsede bulunmayan bir meziyet var.
"
Bu lâfı duyunca Abuzer Reis gülümseyecek oldu, ama Kaptan Efendimiz sözüne şöyle devam etti:
"Sendeki meziyetin adı alçaklık! Evet, topçular, tüfenkçiler, gabyarlar, yelkenciler, marangozlar bu
gemiye ne kadar lâzımsalar, senin gibi bir alçak da Amat'a o kadar lâzım. Zâbitler arasındaki yegâne
alçak sen olduğun için, bu üstün meziyetinden dolayı, yevmiyeni 45 akçeden 95 akçeye çıkarıyorum.
Bu parayı da, mürettebatın ücretlerinden keseceğim. Aldığın parada, günde yarım akçe kazanan 13
yaşındaki bir aylakçının da payı olacak!"
Gemiciler bu hesaba sevinmişlerdi. Geceleyin feneri söndürülmüş bir gemide olmak şerefsizliğini,
yevmiyelerinden kesilecek az bir parayla üzerlerinden atmışlardı. Alçaklık konusunda onlar olsa olsa
hevesliydiler; ama Abuzer Reis bu iş için para alıyordu. Dolayısıyla gerçek şerefsiz oydu.
...elbette ve elbette
ve her halde
ve hiç şübhe getirmez ki,
-Onuncu Söz'de isbatına binaen-
o rahmet
ve hikmet
ve inayet
ve adalet
ve saltanat-ı sermediyenin
gayet kat'î istedikleri dâr-ı âhiret ve daire-i haşir ve neşrin açılmamasıyla;
o nihayetsiz cemal-i rahmet nihayetsiz bir çirkin merhametsizliğe inkılab etmesi
ve o hadsiz kemal-i hikmet, hadsiz kusurlu abesiyete ve faydasız israfata dönmesi
ve o gayet şirin inayet, gayet acı ihanetlere değişmesi
ve o gayet mizanlı ve hakkaniyetli adalet, gayet şiddetli zulümlere kalbolması
ve o gayet derecede haşmetli ve kuvvetli saltanat-ı sermediye sukut etmesi ve haşrin gelmemesiyle bütün haşmeti kaybolması
ve kemalât-ı rububiyeti acz ve kusur ile lekedar olması,
hiçbir cihet-i imkânı yok;
hiçbir akıl ihtimal vermez,
yüz muhal içinde birden bulunur,
daire-i imkân haricinde bâtıl ve mümteni'dir.
İstanbullunun sırtına bineriz, gezdirir, gezi kantinde biterdi. Ya kola, ya çikolata artık. Kutlanıyor, abi, insan inanamıyor bittiğine, 400'lerden 300'lerden sonra... Ben, "şafak 45" diyordum, izne geldim, mükafat. Ne başarmıştım? Kelle. Bir arkadaşımla beraber kelle aldık. Bizim aldığımız tescilli olduğu için mükâfat verdiler. Böyle üç-dört sefer aldık. Mevzideydik, gece görüşte kontrol ediyorduk, gördük. Üç kişilerdi, görünce yapacak tek şey var, ateş etmek. Ateş etmezsen başka bir gün, belki o seni vurur. Terörist değil, normal bir köylü dahi olsa gecenin karanlığında ateş et-mek zorundayız. Kimin geçtiğini bilmiyoruz. Allaha çok şükür, hiç köylü vurmadık..