Filozofları ve bilim adamlarını koruyan Halife Üçüncü Abdurrahman (912'den 96l'e kadar) ve Halife İkinci Ha kem (961'den 976'ya kadar) dönerrılerindeki açılım ve hoş görü siyaseti sayesinde İbn Meserre'nin nüfuzu bir asırdan daha fazla bir süre etkisini sürdürdü.
Zannettiğimizin aksine, müminlerin hepsinin takip edilen dinin esaslarına dair bilgi sahibi olmasını beklemek oldukça yeni bir fenomendir. Tarihe ve hatta arkeolojiye baktığımızda görüyoruz ki dini bilginin müminlerin hepsi tarafından bilinmesi bir yana, bilinmemesi tercih edilirdi. (Hayden 201 8) Çok tanrıcı kökenden gelip tek tanrıcılığa evrilen (Gnuse 1 994) İbranilik, Sami dinler arasında bu özelliğini en çok koruyan din olabilir. Öyle ki, İbrani tanrısının adı bile sırdır ve yılda yalnızca bir gün en yüksek rahip tarafından adı yüksek sesle söylenir, diğer zamanlar insanlar tanrıya Adonay (rabbim, efendim) yahut Haşem (isim) derler. Hatta tanrı, Musa'ya gerçek ismini açıklayarak onun farklı olduğunu belirtir; kendisinden öncekilere, yani İbrahim'e, İshak'a ve Yakup'a göründüğünü ancak onlara ismini söylemediğini anlatır. (Smith 2002)
Şaman atalarımızı düşünün: Şamanlığın doğası gereği sıradan insan tanrıların işlerine akıl sır erdiremez ve hatta bu işlere karışmaktan ve anlamaya çalışmaktan uzak dururdu. Şaman seçilmiş bir kişiydi ve Şamanizm takipçileri küçük ruhlara, ev iyelerine vb. küçük adaklar sunabilseler de büyük ruhlar ve tanrılarla ancak bir şaman (kam) vasıtasıyla temas kurarlar, doğrudan ayin yapmaktan kaçınırlardı. (İnan 1 976, 55) Örnekleri çoğaltmak mümkün, görece modern dinler olan Hıristiyanlık ve İslam'ın yaygınlaşmasına dek genel manzara hep böyledir. Dini bilgi ilahidir ve ilahi konulara dair tecrübesi, kimi zaman hakkı ve yetkisi olanlar dışındakilerin bu bilgiyle fazlaca uğraşması hoş karşılanmaz. Kitleler elbette tanrılara inanırlar ve onların emirleriyle yasaklarına uyarlar, fakat bu emir ve yasakların ne olduğuna dair bilgi onlara aracılar vasıtasıyla gelir. Asıl iman eden ve en önemlisi, asıl ibadet eden rahiplerdir; sıradan
Tim bize kendimizi daha kötü hissettiren bir değer sistemini günbegün
tercih ediyor olmamızda reklamların kilit bir rol oynadığından
şüpheleniyordu. O yüzden Jean Twenge adlı bir diğer sosyal bilimciyle
birlikte, 1 976-2003 arasında ABD'nin toplam ulusal servetinin
yüzde kaçının reklamlara harcandığını takip etmiş ve reklamlara
harcanan para arttıkça ergenlik çağındaki gençlerin de daha materyalist
olduğunu keşfetmişti
B irkaç yıl önce Nancy Shalek adlı bir reklam ajansı müdürü bunu
onaylayan bir açıklama yaptı: "En iyi reklamcılık insanlara o ürüne
sahip olmadıkları takdirde kendilerini ezik hissettirir. Çocuklar bu
konuda çok hassastır . . . Reklamcının işi duygusal zaafları deşmek;
çocuklarda bunu yapmak çok kolay, çünkü duygusal açıdan en savunmasız
olanlar onlar
Said Nursi de yazdığı külliyatın kendi yazısı olmadığı, kendisine yazdırıldığını iddia etmiştir:
O rüyada mazhar olduğu bır hakikatı sonradan şöyle anladık ki Molla Said, Hazreti Peygamber'den ilim talebinde bulunmasına karşılık Hazreti Resûl-i Ekrem, ümmetinden sual sormamak şartıyla ilmi Kur'an'ın talim edileceğini (öğretileceğini) tebşir etmişler (müjdelemişler). Aynen bu hakikat hayatında tezahür etmiş. Daha sabavetinde iken bır allåme-i asır (asrın en buyük âlimi) olarak tanınmış ve katiyen kimseye sual sormamış, fakat sorulan suallere mutlaka cevap vermiştir."
"Bu ruyalar, birbirine yakın ve birkaç gün zarfında görülmuş ve Hz. Peygam ber'in içinde bulunduğu cihetle, ruya-ı sadıkadır. Çunku hadisçe sabittir ki Peygamber'in görüldüğü rüyaya şeytan karışamıyor. Bu rüya-ı sadıkadan her biri gerçi rüyadır, delil ve hüccet olamaz- aynı mealde ittifakları bir mujde veriyor ve Risale-i Nur'un makbuliyetine ve Hz. Peygamber'in daire-i rızasında bulunduğuna bizlere kanaat veriyor. Birincisi, Risale-i Nur şakırtlerinden rıza goruyor: Hz. Peygamber camide Ebu Bekir Es-Sıddık'a emrediyor: 'Çık, hutbe oku. Ebu Bekir Es-Sıddık koşarak minberin en üst basamağına çıkıyor ve diyor ki: 'Bu söylediğim hakikatlerin izahı 'yirmi dokuzuncu' sözdedir..."
"... Benim gibi yarı ümmi ve kimsesiz... Risale-i Nur'a sahip değildir ve o eser onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur'ân-ı Hakim'in bu zamanda bir nevi mucizeyi maneviyesi olarak rahmeti ilahiye tarafından ihsan edilmiştir..."
"... Doğrudan doğruya Kur'ân'ın feyzinden mülhemdir (ilham olunmuştur
ve sema-1 Kur'ani'den (Kur'ân semasından) ve ayetin nucumundan (ayetlerin yıldızlarından) iniyor, nüzul ediyor."*
... Hatta bir kısım risaleleri ihtiyarım haricinde yazdığım gibi Risale-i Nur'un
M.S. 860 yılında Pessinus kenti, üstünlüğünü Amorium şehrine bıraktı. II. Basileos’a (976-1025) ait bir mühür, Pessinus’ta hala sivil bir kurumun varlığına işaret etmektedir.