Hususi alemimde baş başa kaldığımda, kendi ruhumla konuştuğum sıralarda, tanımanın bir gereklilik mi yoksa bir fazlalık mı olduğunu tartarım. Zira bazı hakikatler, gözlerin görmediği, kelimelerin erişemediği bir suskunlukta saklıdır; ve belki de en derin anlayış, hiçbir şeye ihtiyaç duymadan var olmaktan geçer.
Ruhumun sessiz koridorlarında dolaşırken, kendimle tanışmanın, dışarıda bir isim bulmaktan çok daha kıymetli olduğunu fark ederim. Çünkü kim olduğumu yalnız ben bilirim; geri kalan herkes, yalnızca görmek istediklerini görür.
Anlamak istedikleri kadar anlamak isterler, duymak istedikleri kadar duymak isterler, kabul ettikleri kadar ederler… Çünkü hakikat, çoğu zaman gözlerinin önünde dursa da, görmek için cesaret gerekir. İnsan, kendi inşa ettiği duvarların ardında yaşar; yalnızca sığındığı doğrulara tutunur, yalnızca yüreğine dokunmayan sözleri yok sayar. Zira gerçeği bilmek değil, ona tahammül edebilmek asıl mesele olur.
Bazen yazmak istersin ama dur dersin, olmaz dersin, çünkü cümlelerin onları seçtikleri yerlere atarlar ve görünmesi gereken yerleri almak istemezler. İnsanlar, yazının sadece gördükleri yüzüne tutunur, gerisindeki sessizliği duymazlar. Senin en derin hislerin, başkalarının gözünde sadece bir kelime oyununa dönüşebilir. O yüzden bazı sözler içimizde kalır, bazı cümleler hiç yazılmamış gibi yaşar; çünkü anlaşılmamak, yanlış anlaşılmaktan daha az acıtır.