Alexandre Dumas ile tanışıklığım Monte Cristo Kontu sayesinde olmuştu ve açık söyleyeyim, o kitap hâlâ zirvede. Kolay kolay da yerini bırakacak gibi değil. Ama Siyah Lale de bende çok güçlü bir etki bıraktı ve Dumas’ı artık gönül rahatlığıyla favori yazarlarımın arasına koyabilirim.
Bu eser, yalnızca bir çiçeğin peşinden koşulan bir hikâye değil; insanın içindeki karanlığı, özellikle de kıskançlığın nasıl zehirleyici bir güce dönüşebildiğini çok çarpıcı şekilde gösteriyor. Bir başkasının emeğine göz dikmenin, hırsın ve hasedin nelere yol açabileceğini okurken insanın içi gerçekten daralıyor. Emek hırsızlığı dediğimiz şeyin sadece bir “haksızlık” olmadığını, bazen bir insanın hayatını altüst edebilecek kadar büyük bir kötülüğe dönüşebildiğini çok net hissettiriyor.
Ama tam da bu karanlığın içinde, sabrın, emeğin ve temiz kalabilmenin değerini de hatırlatıyor. Hikâye ilerledikçe şunu fark ediyorsun: Gerçek kazanç, sadece sonuca ulaşmak değil; o yolda ne kadar dürüst kalabildiğin.
Dumas’ın anlatımı yine akıcı, yine sürükleyici. Okurken sayfalar akıp gidiyor ama arka planda düşündürdükleri uzun süre kalıyor.
Kısacası, hem duygusal hem de düşündürücü bir klasik okumak isteyenlere gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.