Bu kitap bana hediye edildi — ama sadece bir kitap değil, bir ruh hâli, bir fark ediş, bir çarpılmaydı. Hediye eden kişi için Necib Mahfuz öyle kıymetliydi ki, oğluna bile onun adını verdi. Bu
Bu kitap, susturulmuş bir toplumun, törelerin gölgesinde ezilen kadınların, vicdanla hesaplaşan bir çocuğun hikâyesi.
Ben bu kitabı okurken hem öfkelendim hem içim acıdı.
Ama en çok da Hasan’ın içindeki o sessiz fırtınaya dokundum.
“Susmanın büyük ustası olmuştu.”
Çocuklar bazen konuşmaz. Çünkü konuşsalar, dünya yıkılır.
Hasan susarak büyüyor. Ona yaşattıkları, yalnızca fiziksel değil; bir ruhun yavaş yavaş boğulması.
Esme…
Bir anne, bir kadın, bir kurban.
“Zaten öldürmeyip de ne yaptınız bana? Her gün öldürüyorsunuz.”
Bu sözle Esme, sadece kendi acısını değil, toplumun kadınlara reva gördüğü her şeyi dile getiriyor.
Namus, töre, dedikodu…
Hepsi birer zehir gibi akıyor onun üstüne.
Kitabın üzerine filmi izlemek, bir başka derinlik kattı.
Bazı filmler eksiltir, bazıları tamamlar.
Bu film, kitabın duygusunu eksiksiz taşıyan nadir uyarlamalardan biri.
Özellikle müzikler…
Zülfü Livaneli’nin dokunuşu her sahnede içime işledi.
Bu kitabı ilk elime aldığımda kısa bir metin olduğu için “bir bakayım” diye başladım. Ama her sayfada, her satırda durup düşündüğüm, altını çizdiğim, bazen kendimi Santiago’nun yerine koyduğum bir
“Hiçbir şey bir anda değişmez…”
“Damızlık Kızın Öyküsü”, kadınların tüm haklarının ellerinden alındığı, din kurallarına dayalı baskıcı bir rejimde geçen çarpıcı bir hikâyeyi anlatır.
Xu Fugui, zengin bir toprak sahibinin sorumsuz oğluyken, hayatın acımasız yüzüyle karşılaştığında her şeyini kaybeder. Kumar borçlarıyla başlayan çöküş, ailesini ve servetini yitirmesiyle devam eder. Ardından gelen savaş, siyasi devrimler ve yoksulluk, onu iç içe geçen felaketlerle baş başa bırakır. Ancak Fugui, bütün bu kayıpların ortasında yalnızca bir şey yapar: Yaşamak.
Yu Hua’nın Yaşamak adlı romanı, Çin’in çalkantılı dönemlerinde sıradan bir adamın olağanüstü bir yaşam mücadelesini konu alır. Ancak bu hikâye yalnızca bireysel değildir; savaşın, açlığın, çaresizliğin sıradan bir hayatın içine nasıl sızdığını gösteren evrensel bir ağıttır etkisi derindir. Roman boyunca kalbimize sessizce işleyen bir acı, insan olmanın yükünü hissettirir.
“Bu kadar acıdan sonra, yaşamak nedir?”
Yaşamak, sadece nefes almak mı?
Yoksa kaybettiklerine rağmen “devam edebilmek” mi?