amerika’dayken en çok fark ettiğim o oldu. herkeste böyle bir kişisel gelişeyim, başarayım; ama bunu kişisel yapayım çabası var. bu kişisel gelişim sistemi “looser” dedikleri adamlar üzerine kurulu.
– kim ağabey bunlar?
– mesela sen! kaybedenler. toplum kaybedenlerle dolu. filmlerde, dizilerde 100’e yakın başarılı adamı, onların hayatlarını, arabalarını, düzdükleri mankenleri gösterip dururlar. saatler, pahalı cep telefonları, şaraplar, partiler... herkes onlara özenir. tüm bu insanlar genç ve mutludur. seks yaparlar. toplumun geri kalan % 99’u ise “kaybedendir.” sıradan işlerde, sıradan hayatlar yaşarlar. bu kaybedenler “ben nasıl onlar gibi olabilirim?” koşusuna girerler. işte tam bu noktada onlara nasıl başaracaklarını anlatan sihirli formüller devreye girer. krem sürerek güzelleşeceklerine, kitap okuyarak başaracaklarına inanan insanlara mucizevi seminerler, kitaplar satarlar, 100 adımda zengin olmanın yolu gibi. etraf o kadar çok güvensiz insanla dolu ki giydikleri markalarla özdeşleşerek güven hissedecek gençler... mutsuzluktan kırılıp “happy meal menü” yiyerek mutluluğa ulaşacağını zanneden kaybedenler... her şişmanın bir “ab shaper”ı olmalı. o ürünlerde herkes genç ve mutludur. her şey pozitif enerji üzerine kuruludur. oysa kitabı kapattığında dönüp bir bakarsın, hayatın içinde mutluluk olduğu kadar mutsuzluk da var. hamburger menüyü yiyip kolanı içtikten sonra elinde ketçaplı peçeteler, ciddi bir fatura, koşu bisikletleriyle verilemeyecek kalori ve kalp damarlarında biriken doymuş yağ oranlarını göstermezler hiç. hep mutluluk vardır. geçen fark ettim; bir süpermarkette çocuk bezlerinin üzerinde bin bebekten birinin olabileceği kadar güzel bebekler ve yüz bin anneden birinin olabileceği kadar güzel genç anneler birbirlerine sarılmış gülüyorlardı. tezgâhın alt