Diline, düşünüş biçimine bayıldığım, her sayfasında hayata dair yeni bir şey öğrendiğim Huzur romanının büyük yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar önünde saygıyla eğiliyorum.
Gazap Üzümleri'nin son sayfasına geldikten sonra kitabı bitirdiğimde, son sayfanın bitirilişi beni öylesine içine çekmişti ki yıllarca düşünmüştüm, özellikle son sayfasında. Neden bizde de böyle kitaplar ve böyle sonlar yazılmadı diye. Ta ki Türk romanının tabiri caizse temeli olabilecek Huzur romanını okuyana kadar. Huzur'u okuyup son sayfaya geldiğimde Suat ve Mümtaz'ın karşılaşmaları ve epik bir destan gibi ayrılmaları yıllardır sorduğum soruya yanıt vermişti.
Huzur, benim için bir daha yeri doldurulmayacak bir roman. Bu romanın üzerin çıkıp başka birşey okuyabileceğimi sanmıyorum. Sadece roman demek haksızlık olur. O öğreten, yol gösteren, anlatan, açıklayan daha sonu gelmez bir sürü niteliğe sahip bir kitap. Öyle bir kitap ki, sadece bir bölümünde geçen bir karakter için yüzlerce sayfa kitap yazılabilir. İşte Ahmet Hamdi Tanpınar da bunun böyle olduğunu bildiği için derin yalnızlık çeken Suat'ı hem Huzur'un gölgesi için kaybetmek istememiş hem de Huzur'u, Suat'ın etkisi altında bırakmak istememiş. Suat için ayrı bir kitap oluşturmuş. Üstelik bu Suat'ın intihar etmeden önce Mümtaz'a yazdığı bir mektuptan oluşuyor.
Huzurda Suat'ı okuduktan sonra özellikle yemek masasından sonra şu kanıya varmıştım: Suat gerçek hayatın içinden gelen, hayatı olduğundan daha da ciddiye almayan ve ağır bir bunalım içinde olan biri. Ama okudukça kanılarımın bazılarının değiştiğini anladım.
Huzur romanında Suat, Nuran'a mektup yazar ve on yıldır onu unutamadığını, aklının bir yerinde hep düşündüğünü. Şuan senatoryumda tedavi altındayken ölecekse bile onu son kez görüp öyle ölmek istediğini yazıp Nuran'a bir mektup
Mahmut Makal'ın dilini, anlatışını ve okuduğumda beni hemen bağlayan cümlelerine bayılıyorum. Örneğin daha ilk sayfada Memleketin Sahipleri bölümünde okuduğum şu kısa cümle yine beni sarıp sarmaladı; Sonunda kalk bakalım ağa! diyorlar Mırıloğlu'na. Kalkıp iyice o da oynuyor. Aklı da yerinden oynuyor.
Yaşar Kemal, Mahmut Makal, Orhan Kemal, Fakir Baykurt gibi yazarları okuduğumda sanki benimle küçüklüğümden şimdiki yaşıma kadar yaşamış bir arkadaşım ile olan ortak anılarımızı dinleyip, konuşuyormuşuz gibi hissediyorum. İyi ki toplumcu gerçekçi yazarlarımız var ve bunları okumaya ömrüm var.
Mahmut Makal'dan okuduğum üçüncü kitap. Bu kitabında da kendi köyünde olan hurafelerden, ilkel yöntemlerden, köylüleri'nin asla akıllanamamasından ve kendi hayatlarını hep aynı çizgide yürütmelerinden bahseder. Ama artık Mahmut Makal burada öğretmen değil gözlemci konumunda anlatır. Makal'ın işini artık yeni nesiller yapar. Her ne kadar zorluğun büyük bir kısmını daha önce Makal çekmiş olsa da, yeni nesil de bundan payını az da olsa alır.
İlk bölümde kitaba ismini de vermiş olan hikayeden bahseder. Bu hikaye, köylünün gördüğü nesnelerin, varlıkların, cinlerin ve yılanların olduğundan kat be kat daha abartılmış hali ile görmelerini ve bunun mantığa uymasa dahi düşünmeden körü körüne inanmalarını anlatır.
İkinci bölümde ise benim de kendi doğduğum yerden tanık olduğum bir hikayeden bahseder. Burada ise bebeklerin daha bebekliklerinde dillerinin altında olan damarların kesilmesi gerektiği çünkü bu damarların çocuk büyüdüğünde çok sinirli ve asabi olmaması için yapılması gerektiğinden bahseder. Yine tabi ki yaşamlarında onları aydınlatmaya çalışan kişi köyün öğretmeni Mahmut Makal değilse bile diğer bir kadın öğretmen olur.
Köylü kadınların usullerine göre büyütülmeyen bebekler onların