Bu kitap varyaaa: Okuru rahat ettirmiyor. Zaten derdi de bu. Ölü Doğanlar, hayata baştan yenik başlayanları, sesi hiç duyulmayanları, “zaten tutmaz” denip kenara itilenleri anlatıyor. Kahraman yok, kurtarıcı yok. Herkes yaralı, herkes biraz eksik.
Doruk Ateş’in dili süslü değil. Laf dolandırmıyor. Sokakta nasıl konuşuluyorsa öyle yazıyor. Bu yüzden kitap yer yer sert geliyor. Ama sertlik keyiften değil, anlatılan hayatların sertliğinden. Yazar “bak ne güzel anlattım” derdinde değil; “bak gerçek bu” diyor.
Hikâyelerde umut arayan çok zor bulur. Çünkü bu kitap umut satmıyor. Umutsuzluğun kendisini gösteriyor. İnsanların nasıl sessizce ezildiğini, nasıl görmezden gelindiğini anlatıyor. Okurken “abartmış” diyemiyorsun; çünkü etrafına bakınca aynısını görüyorsun.
En güçlü yanı da burada: Yapay değil. Acı romantize edilmiyor. Kimse kutsanmıyor. Herkes olduğu gibi; hatasıyla, çaresizliğiyle, suskunluğuyla.
Ama şunu da söylemek lazım: Bu kitap herkese hitap etmez. Hafif bir şey arayan, “içimi ısıtsın” diyen bu kitaptan hoşlanmaz. Çünkü Ölü Doğanlar iç ısıtmıyor, iç sıkıyor. Bilerek yapıyor bunu.
Sonuç olarak bu kitap, hayata toz pembe bakanların değil; hayatın kenarında kalmış yüzünü görmek isteyenlerin kitabı. Rahatsız eder ama yalan söylemez. Zaten bazı kitaplar sevilmek için değil, söylenmesi gerekeni söylemek için yazılır. Bu da onlardan biri.