"Kıyıya oturdum ve güneşin ışınlarının yansıdığı suyu, dipte dalgalanan yeşil yosun ların arasında gölgeler gibi çırpınıp duran küçük balıkları izleyip büyülendim."
"Zihin birden bambaşka anılara dalıyor. Derin mi derin bir yerde umutsuzca sevinçler arıyor; mutlu saatler, kahkahalar, sarılmalar, tebessümler; üzüm salkımlarına altın parıltısıyla vu ran yaz güneşi, petunyaların kokusu, peteklerin balı, kucağına aldığın küçük kızın o masum, o tertemiz gülümsemesi. Ama bakıyorsun ki hepsi acılarla sarmalanmış. Katıksız, saf bir şey yok hayatta. Sevinçlerle hüzünler el ele vermiş, bir örsle çekiç arasında sıkışmış gibi. Hep bir çekişme, hep bir ayrılık."
Metal ile insan dokusu arasındaki belirgin fark, her an gözüne batıyordu. Metalin soğukluğu, sertliği, insan bedeninin yumuşaklığına, kırılganlığına karşı duruyordu.
Metal, başka ellerde insanın en büyük düşmanı olabilir di; çünkü sertti, keskin, dayanıklıydı, deler, yırtar, parça lar, engellerdi. Bazen bıçak olur bazen kılıç, bazen taban ca, kurşun, tüfek; bazen de zincir, parmaklık, kapı, di kenli tel...
Oblomov rüyasında, çoktan ölmüş annesini görünce, sevinç ve sevgiyle ürperdi; uykuda olmasına rağmen kirpiklerinin arasından iki damla sıcak yaş süzüldü ve yanaklarının üstünde kaldı. Annesi onu sıcak öpüşlere boğdu, sonra gözlerinde donukluk var mı, yok mu diye çocuğuna dikkatli, endişeli gözlerle baktı;