Seni bilmem, fakat ben maddelerin fevkinde bir manevi bağa, insanları birbirine yaklaştıran bir hisse inanıyorum. Düşün, dünyada birbirini severek, birbirine yakın olmak hisleri de olmasa yaşamanın manası kalır mı?
Yukarı doğru çıkmak istiyorsanız kendi
ayaklarınızı kullanın. Kendinizi taşıtmayın.
Yabancı sırtlara ve kafalara binmeyin.
Fakat sen ata mı bindin? Hedefine doğru, at mı
koşturuyorsun? Pekâlâ dostum! Ama tutuk
bacağınla atın üstünde hedefine varıp, attan
inince vardığın yükseklikte, ey yüksek insan,
tökezleyeceksin!
Ne kadar zaman düşündüğünü, neler
düşündüğünü Tanrı bilir... Çok şeyden korkuyor
ve çok korktuğunu hissedince de dayanılmaz,
dehşetli bir ıstırap duyuyordu.
İşte bunun için uğraştım durdum bir ömür
boyu... bu bağladı elimi kolumu... bu engel oldu
barutu bulmama! Bu olmasaydı kesinlikle ya
barutu bulurdum ya da Amerika’yı keşfederdim,
aslında ne olduğunu şu anda bilmiyorum, ama
kesinlikle bir şey bulurdum!” Bu bayların en
karakteristik özelliği de neyi bulmaları
gerektiğini, barutu mu bulacaklarını, Amerika’yı
mı keşfedeceklerini ömürleri boyunca bir türlü
bilememeleridir.
Aslında, sözgelimi, insanın zengin, iyi bir
aileden gelmesi, hoş görünümlü, eğitimli, akıllı,
hatta iyi niyetli olması, ama öte yandan hiçbir
yeteneğinin, hiçbir özelliğinin, hatta hiçbir
tuhaflığının, kendine özgü tek bir fikrinin
olmaması, yani kesinlikle “herkes gibi”
olmasından daha sıkıcı bir şey düşünülemez.
Zengindir, ama bir Rothschild değildir; saygın
bir ailesi vardır, ama hiçbir zaman bir etkinliği
olmamıştır; dış görünümü hoştur, ama neredeyse
hiç ifade yoktur hoşluğunda; iyi bir öğrenim
görmüştür, ama onu nerede kullanacağını
bilemez; aklı vardır, ama kendi fikri yoktur;
kalbi vardır, ama soyluluktan yoksundur vesaire,
vesaire...
Bir romancı, özelliği
olmayan, tam anlamıyla “sıradan” insanları ne
yapacak, hiç değilse biraz ilginç göstermek için
eserlerinde okuyucusunun karşısına ne diye
çıkaracak onları? Öyle ya, öyküde es geçmek,
atlamak olmaz onları; çünkü sıradan insanlar
yaşam içindeki olayların en önemli halkası
olarak her zaman ve sürekli olarak vardır.
Dolayısıyla onları atlarsak doğrulardan sapmış
oluruz. Romanları yalnızca özelliği olan
insanlarla ya da ilginç olsun diye doğrudan tuhaf
ve hayal ürünü insanlarla dolduracak olursak
gerçeklerden sapmış oluruz, üstelik roman belki
ilginçliğini de yitirir. Bize göre, yazar sıradan
olanlar arasında bile ilginç, yararlı olanı
bulmalıdır. Sözgelimi, sıradan bir kısım insanın
özelliği sürekli ve değişmez sıradanlıklarındadır
ya da daha doğrusu, ne pahasına olursa olsun
sıradanlıktan, rutinden kurtulmak için
gösterdikleri olağanüstü çabadadır. Ama yine de
değişmez, oldukları gibi kalırlar. Bu arada bir
ölçüde değişmiş olsalar bile, kurtulmayı öylesine
istedikleri sıradanlıklarını atamazlar
üzerlerinden. Ama yine de ilgi çekici, orijinal,
özgün insanlar olmayı isterler.