Kim olduğunu hatırlayamadığı için kendisi, nereden geldiğini unutamadığı için bir başkası olamayan adamın dilemması bizimki.
Çok örselenmiş, çok hırpalanmış, asırlar boyu yediği dayaklardan üstü başı kan revan, yüzü gözü mor içinde; aynaya baktığı vakit kendisini değil kendisine dayak atanların bıraktığı izleri seyreden bir adamın acısı.
Hadisâtı başkasının kelimeleriyle yorumlamaktan kalbini, başkasının aklıyla düşünmekten kelimelerini, kelimeleriyle konuşmaktan kendini yitiren bir adamın trajedisi.
Ahvalimiz budur, biz buyuz.
Bir deniz kenarında kaybettik içimizdeki Hızır'ı ve Musa'sız kaldık. Bir deniz ortasında fark ettik neyi kaybettiğimizi, heyhat asâsız kaldık.
Bir zamanlar kendi hiçliğimizi fark edecek kadar her şeyin sahibini bilirdik oysa. Yahut her şeyin sahibini bilecek kadar kendi hiçliğimizin farkındaydık. Canımızı emanet niyetine taşır, herhangi bir seyden, 'benim' diye bahsetmeye utanırdık. Hülasa ne sen senindin ne de ben benim. Her şeyin bir tek sahibi vardı.
"Seninki senin, benimki benim" demeye başladığımız vakit hayranlıkla yad etmeye başladık "seninki senin, benimki de senin" dediğimiz günleri. Sonra bir de baktık ki; 'hepsi benim' oluvermiş.
Bir şadırvanda abdest alan, benzi aşk sarısı adamlardık o zamanlar. Ensemize bir tokat atan olsa farkına bile varmayacak kadar tokadın sahibiyle meşguldük. Başımızı çevirip 'kim vurdu' diye bakar olduk önce, sonra kalkıp bir tokat da biz aşk ettik ensemize vurana. En son, ne o şadırvan kenarında oturmuşluğumuz kaldı ne ensemize bir tokat atan ne de o şadırvandan bir haber...
Sarı çekildi hayatımızdan ve başımıza gelmeyen kalmadı.
"Biz ne yaptık ki başımıza bunlar geldi" demedik hiç. Her şey yolundayken kerameti hep kendimizden bildik, işler sarpa sarınca kabahati yükledik başkalarına. 'Fail-i
Saatlerini doğanın ve iç dünyalarının çevrimine ayarlayanlar, güneşi ve gökyüzünü görebilenler, hayatı uzun bir şimdi veya yekpare, geniş bir an olarak yaşayabilenler, "İçime çektiğim hava değil gökyüzüdür!" diyebilenler, eve mutlu dönüyor.