Bazı uçurumlar o kadar ilgi çekicidir ki, cesaretim olsa da kenarında otursam dersiniz. Bir uçurumun kenarına tek başına gitmek her zaman daha güvenlidir. Sanki yanınızda biri olursa sizi itecek gibi gelir, bu en güvendiğiniz biri olsa bile. İnsan aklı karmaşıktır, gelişkindir. Türlü olasılığı saniyeler içinde kafasından geçirir. Kim teleferikle dağa tırmanırken birden halatların kopacağını hayal etmedi ki? Veya giden bir arabadan birden kendini atma isteği kimde olmadı? O milisaniyelik düşüncelerden öyle ürkeriz ki, bir uçurumun kenarındayken yanımızdaki kişinin bizi o milisaniyelik kararıyla bizi itme kararı alabileceğini düşünürüz. Bu doğru veya yanlıştır, imkanlı veya imkansızdır; önemli olan bu değil. Önemli olan o anda kalpte olup biten o küçük histir. Tüm şehrin ışıklarını alabildiğine görme fırsatı veren bu uçurumun kenarına oturursunuz. Böyle anlar; bu yoğun, çalkantılı yaşamımız içinde az da olsa kendimizi sorgulayabilmemiz için fırsat veren anlardır. On binlerce insanı tek karede görebilirsiniz. Her biri kendi evinde, kendi yaşam mücadelesini verir. Gözünüzün önüne bir kare gelir. Günde 14 saat çalışmış bir işçi, her gün tırmandığı yokuşundan evine yönelen sokağa sapar. Elinde iki ekmek, sırtında yamalı bir ceket, ayaklarında evliliğinin başlarında almış olduğu ayakkabı vardır. Büyük bir yoksulluk içindedir, ancak farkında değildir daha iyisini yaşamayı hak ettiğinin. Elindeki derme çatma gecekonduya, ancak ölmeyecek kadar beslenebilmesine şükreder; hayatını böyle geçirirken 55 yaşında kalbine yenik düşer, ağır çalışmaktan… Bir başka mahalleye gözünü çevirirsiniz, 20 yaşında bir kadın. Arkadaşlarıyla buluşmak üzere yola çıkmıştır. Şehrin kuytu sokaklarında yürürken ürker arkasından gelen seslerden. Uçurumun kenarındayken yanınızdakinin sizi atma ihtimali