Kitabı incelemeye başlamadan önce çok sevdiğim ve saygı duyduğum kıymetli çevirmenimiz Hüseyin Can Erkin'e teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Her zamanki gibi tertemiz bir çeviriydi. Okurken çok keyif aldım ve satırlar akıp gitti. Her dikkatli okur bilir ki kaliteli bir çevirmen, kitabın yazarının kim olduğu kadar önemlidir. Erkin'in çevirisiyle kitabın okuma zevki katlanarak arttı!Zamansız Bir Çığlık: Ryu Murakami’nin Emanet Dolabı Bebekleri Üzerine
Emanet Dolabı Bebekleri, uzun bir aradan sonra beni içine çeken, yeni bir edebi altın yatağı bulmuş gibi heyecanlandıran bir roman oldu. Bu kadar sarsıcı ve özgün bir kitap hakkında neredeyse hiç kapsamlı bir inceleme olmamasıysa beni hayal kırıklığına uğrattı. Hâl böyle olunca bu iş bana düşmüş gibi bir sorumlulukla yazmaya başladım, bu sessizliği biraz olsun bozmak istedim.
Konuya Kısaca Değinirsek...
Roman, 1970’ler Japonya’sında tren istasyonlarındaki emanet dolaplarına terk edilen bebekler gerçeğini temel alıyor. Yazar Ryu Murakami, Steve Erickson ile yaptığı bir röportajda bu olaylardan şöyle bahseder:
“O yıllarda Japonya’da bebeklerin emanet dolaplarına bırakılması vakaları yaygındı. Çoğu bebek ölü bulunuyordu ama bazıları hayattaydı. Bu bebekler, terk edildiklerini öğrenselerdi dünyaya karşı inanılmaz bir nefret duyarlardı.”
Bu sözler, romanın yalnızca bir kurgu değil; toplumsal bir travmanın edebi yansıması olduğunu gösteriyor. Hashi ve Kiku da işte bu bebeklerden. Sıcak bir yaz gününde terk edilen bu iki bebek, kurtarılmalarıyla birlikte karanlık bir büyüme yolculuğuna başlıyorlar.
En Çok Bağ Kurduğum Karakter: Hashi
Murakami’nin karakterlerinin hepsi beni etkiledi ama Hashi benim için ayrı bir yere sahip. İlk başta favorim Kiku’ydu, ama Hashi'nin kırılganlığı, iç dünyası ve yeteneği
Çok uzaklarda göl görünüyordu. Nasıl da sessiz ve tek başına öylece uzanıyordu. "Ben öldüğümde böyle olacak demek," diye düşündü Ördek. "Göl tek başına kalacak. Bensiz."
Geceleri hepimizin üzerinde ışıldayan o uçsuz bucaksız Samanyolunun kalbinde bir trendesiniz. İçeride arkadaşınızın yanı sıra yabancı birçok insan daha var diyelim. Sonra birden trende giderken yolculuğunuza eşlik eden tüm o insanların aslında birer ölü olduğunu fark ediyorsunuz, onlara ne söylerdiniz? Okumaya başlamadan önce hepimiz böyle düşünsek nasıl olurdu?
Öyle düşündüğünüzü varsayarak devam ediyorum. Kendine o soruyu sordun ve kendince bir cevap da buldun. İşte o zaman adın Giovanni olacak.
Sen Miyazava'nın Giovanni'sisin. Campanella ile cebindeki sonsuzluk biletinin varlığından habersiz Samanyolunun ötesine bir gezintiye çıkan o yalnız çocuksun.
“Galaktik Trenyolu'nda Gece Vakti”nin o biricik kahramanı.
“Sonsuza kadar götüren bir biletimiz var.”
Hiç düşünmeden, raylarını zamanın ve mekanın ötesine uzatan bu trene atla lütfen. Bu yolculuk sana da çok şey öğretecek.
Yıllar önce Kenshi Yonezu'nun “Campanella” şarkısını keşfetmiş ve tarif edemeyeceğim şekilde şarkıyı içselleştirirken bulmuştum kendimi. Bu şarkı neden böylesine içime işlemişti ki... Cevabı basit! Kenji Miyazawa'nın “Campanella”sı yüzünden. İlk kez, Yonezu'nun şarkı ile ilgili röportajını okuduğumda bu kitapla tanıştım. O andan beri de bu hikayeyi okumak için güçlü bir istek duydum. Ve sonunda özleyip durduğum bu hikayeyi okuyabildim. Ben Kenji Miyazawa hayranıyım ve hepsinden öte Kenshi Yonezu'nun sıkı bir takipçisiyim.
Yani bir şarkı ve bir hikaye sevdiğim iki insanı bir araya getirdiğine göre bu esere mutlaka bir inceleme yazmalıydım!
“Suyu içtiğinde kaynağını düşün” der bir Çin atasözü. Öyleyse biraz Kenji Miyazawa'dan bahsedelim mi?
Kenji Miyazawa, 37 gibi genç bir yaşta ölen, yaşamı boyunca neredeyse hiç tanınmamış bir masal yazarı olmasının yanında aynı zamanda bir şairdir.
Eserlerinin