Bütün çocukluğumdan, gençliğimden bir tek iyi anım yoksa bunu sözde "geleneksel" nedenlerle, örneğin kendimi doyuran bir çevrenin yokluğuyla -ki bunun doğruluğu tartışılamaz- açıklamak saçmalık olurdu: Çünkü aynı yokluğu, keyifli ve yürekli olmaktan alıkonmasam da, bugün dahi çekiyorum. Aksine, fizyoloji konusundaki bilinçsizliğim, o kahrolası "idealizm"dir.
Artık, şunu söyleyen de kalmadı: "Senin bir ruhun var ve onu kurtarmak lazım." Bunun yerine şu cümle tercih ediliyor: "Senin bir cinsiyetin var ve onu en iyi nasıl kullanabileceğini bulman lazım." "Senin bir bilinçdışın var ve 'o'nun konuşması lazım." "Senin bir bedenin var ve onun haz duyması lazım." "Senin bir libidon var ve onu harcaman lazım." vb.
Dijital geç modern çağda, yaşamın çıplaklığının, hayatlarımızın anlamdan yoksun oluşunun üzerini sürekli gönderi yayınlayarak, beğenerek ve paylaşarak örteriz. İletişim ve enformasyon gürültüsü, hayatın korkutucu derecede boş olduğunu gizlemelidir.
Felsefe bir bilim, hatta kesin bir bilim olduğunu iddia ettiği anda düşüşü başlar. Bir bilim olarak tasavvur edilen felsefe,asli anlatı karakterini yadsır ve dilini kaybeder. Sessizliğe gömülür. Kendini felsefe tarihinin idaresiyle tüketen akademik felsefe anlatma yeteneğine sahip değildir. Hiçbir risk almaz; bürokrasiden ibarettir. Güncel anlatı krizi böylece felsefeyi de ele geçirip sonunu getiriyor. Artık felsefe yapma, teori üretme, yani bir anlatı oluşturma [anlatma] cesaretinden yoksunuz. Düşünmenin kendisinin de nihayetinde bir anlatı olduğunu ve anlatının adımlarıyla ilerlediğini hep akılda tutmalıyız.