Kitabın dili beni zorladı; kaba ve yorucu, bir ergen sesi var. Okurken itiyor. Sonradan Holden’ın uyum sağlayamayan, kırılgan bir karakter olduğunu fark edince onu anladım; çünkü ben de kendimi hep farklı hissettim. Ama anlamak, dili sevmek demek değil. Bu yüzden kitabı sevmedim ve zor okudum.
Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir.
Bu "bana ne derler" durumu sevimli, saygılı ama içi boş insanlar yaratır. İpleri başkalarının elinde olan kukla misali. En zor anlarda bile hissettikleri "makbul olan" olacaktır.
Yavan, verimsiz bir yaşantı içindeki insanlar da içlerindeki gerçek duyguları aramazlar. Çevrelerinin kendilerine biçtiği çerçeveyle yetinir ve bunu alışkanlık hâline getirirler. Bu da içlerindeki gizli, gerçek duyguların ölmesine kadar gider.
İçimizdeki canlı istek, hislerin ışıldamasını sağlar. İçimizde isteme iradesi olmayınca soğuk, cansız, renksiz, tamamen soyut ve etkisiz bir psikolojik hâl olarak kalırlar.