📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Öncelikle şunu belirtmek isterim. Kitap bende Mandıra Filozofu filmindeki " Mandıra Filozofu" karakteri konuşuyor da ben de onu dinliyormuşum hissini yarattı.
Modernleşmenin insanlığı nasıl boğazladığını fark etmemizi sağlayan bu kısacık eser, Alman yazar Erich Scheurmann tarafından, seyahata çıktığı Samoa adasında tanıştığı kabile reisi olan Tiave'li Tuiavii' nin konuşmalarından esinlenerek yazılmıştır. Yazar eseri gayet anlaşılır ve sade bir dille yazmasına rağmen bir oturuşta bitiremedim. Çünkü anlatılan gerçekleri bir anda sindirmem kolay olmadı. Kabile reisi, biz okurlara her ne kadar düşünmenin gereksiz olduğunu söylesede ben düşünmeden edemedim. Herşeyi, herkesi sorgulamaya itte.
Dünya nedir?
İnsan nedir?
Eğitim gerekli mi?
Giyinmesek olur mu?
500 sene önce yaşasaydım ne için çabalardım?
Makineleşme bizi nereye götürüyor?
İnsanlar gerçekten Tanrı ile mi yarışıyor?
Gibi gibi....
Kitap bittikten sonra herşeyin kendi ürettiğimiz bir saçmalık olduğunu aslında yaşamak için bazı koşullanmalar bulmamızın ne kadar yorucu ve anlamsız olduğunu farkettirdi. Ama bir yandan okuyanları, savunduğu düşünceler bakımından ikiye ayıracak türden bir kitap.
"Güneş ne güzel parlıyor" diye düşünmeye başlar o an. Ama bu yanlıştır işte. Büyük bir yanlış hemde. Akıllı bir Samoalı güneşin sıcak ışıkları altında kollarını, bacaklarını gevşetir ve hiç bir şey düşünmez. Güneşi bir tek kafasıyla duymaz elleriyle, ayaklarıyla, bacaklarıyla, karnıyla bütün organlarıyla hisseder. (syf:89)
Sevdiğim bir alıntıyla sonlandırmak istedim.
Eskiden İstanbul 'da gelenek olan "azat buzat beni cennet kapısında gözet" diyen çocukların, yakalayıp tutsak ettikleri kuşları insanlara sattıkları ama bu geleneği unutan insanların kuşları satın almaması ve üç çocuğun ve roman anlatıcısının bu durum etrafında geçen konuşmaları şeklinde ilerliyor kitap.
Kitabı bitirdiğiniz de anlayacaksınız bir ikilemin içine düştüğünüzü;
" Kuşları yakalayıp satan çocuklar mı, yoksa tutsak kuşları azat etmeyen halkı mı suçlamalıyım ?"
Kendimce şöyle bir açıklık getirmek isterim ki...
Kitabın bir bölümünde:
"Siz kuşları tutup günaha girecek, biz kurtarıp sevaba nail olacağız, öyle mi?" (syf:62 )
İlk bakışta ne yani onlar kuşları tutsak ederken günah işlemiyor da ben onları özgürlüklerine kavuşturmadığımda mı günaha gireceğim? Sorusunu sorarken buluyorsunuz kendinizi.Aslında yazar iki tarafı da suçlamanın gereksiz olduğunu çünkü insanlığın değişmesinden ,duygusuzlaşmasından, boşvermişliğinden yakınıyor.
"Kuşlar da gitti... Giden kuşlarla..." diye üç noktayla sonlandırılan bu bitmemiş cümleleri yazar bizim tamamlamamızı istemiş gibi.
Ben de:
"Kuşlar da gitti, insanlık bitti.
Giden kuşlarla umutlarımız da öldü." diye devam ettirdim.
Sayfalar arasında rengarenk küçüklü, büyüklü kuşlar uçuştu sanki. Tuzlu yosunlu denizin, ekmek arası köftenin kokuları arasında gidip geldim.
Mavisi insanın yüzüne gözüne bulaşır, içine bir aydınlık seli gibi boşanırdı. Dünya aydınlık, güzel, sevinçli bir som mavide balkırdı. Kuşlar geceyi, ay ışığını bile mavilerdi. (syf:37)
Çok sevdiğim alıntıyla sonlandırıyorum.
Anlatımının hamurunu şiirselliğin teknesinde karmasından böylesine güzel cümleler yoğuran usta yazar Yaşar Kemal seni okumaya doymuyorum.