Burası, yani dünya malum, meydana getirildikten kuralları belirlendikten sonra sanki dönüp de bakılmayan bir yer. İster kediler ezilsin, ister hayavanlar en acılı bakışları ile can versin, en ulu ağaçlar çatır çatır bir hiç için devrilsin, yüksek düşünceye sahip insanlar perişanlıkla şaşkın bakışlarla son nefeslerini versin, kendinin olmayana el sürmeyen açlıktan ölsün ama herkes onu kınasın "aklını işletseydi" desin. Bunları düşleyip bunların çabasında olup iflah olan görülmüş değil. Hayatın en istemediği, istemediğini, iğrendiğini belli ettiği bir insan tipi sanki.
Halbuki hayatı dini öğretilerden öğrenen ve o kuralları uygulayanlar hep " aklını işletenler" olabilmek için hep akıllarını işletiyorlar, bu dünyayı unutmuyorlar, cuma vakti ara veriyorlar, sevabıyla işleri daha da açılıyor, sabah dört rekattan tesbihattan sonra işe koyuluyorlar, olmayacak şeylerin peşine düşmüyorlar, adeta aşık olmuyorlar, kadına da ettiğinden fazla değer biçmiyorlar, işlerine yaratıyorlar, çocukları işlerine yaratıyorlar, namazları işlerine yaratıyorlar, şiirle kendilerinde kapanmaz delikler açmıyorlar, " şuara" suresini okuyor " El Hakk" diyorlar, hep " akıllarını işletiyorlar" kötü alışkanlıkları bile yok, erken yatıp erken kalkıyorlar, içi kötü bademli kayısı, memleketten gelmiş kabuklu fındık yiyorlar, şiirin cinnetine ,müziğin cehennemine, edebiyatın saldırılarına kapalı ve kayıtsızlar. " Hüsran içinde" değiller, sabra ve namaza sarılmışlar. Başka türlü yaşayıp hisseden iman sahipleri isa kitap'a değil Kierkegaard'a iman etmiş gibi duruyorlar. Aslında kişi gerçekten iman etse dünyanın yüzde yirmisine bile dokunamaz. Hadisler " Yalnızca orta kırattaki insan mutludur, memnundur" demiyor mu ? Ne güzel söz, ne doğru söz. Orta kırattaki insan, orta akıldaki insan, yaşadığı dönemin