Babil

Babil
Winston slender blue
Émile Durkheim’in İntihar Kitabı Üzerine Felsefi Bir inceleme
Puan vermedi·468 syf.··
2026 45. kitabı
Émile Durkheim’in 1897’de yayımlanan İntihar adlı eseri, sosyolojinin bilimsel bir disiplin olarak doğuşunu simgelemekle kalmaz, aynı zamanda insan varoluşunun toplumsal dokusuyla iktidar arasındaki karmaşık ilişkiyi sorgular. Durkheim, intiharı bireysel bir çöküşten ziyade toplumsal bir ayna olarak ele alır ve bu yaklaşımıyla modernitenin yalnızlık, normların çözülmesi ve kolektif anlam arayışı gibi meselelerini açığa vurur. Ancak bu eserin felsefi derinliği, yalnızca toplumsal bağların niteliğiyle sınırlı kalmaz; intihar, aynı zamanda iktidarın birey üzerindeki görünmez elleriyle nasıl şekillendiğini de ima eder. Bu makalede, Durkheim’in intihar teorisini, iktidar ilişkileriyle kesişen bir perspektiften inceleyecek, Michel Foucault’nun biyopolitika kavramıyla bağlantılar kurarak modern toplumdaki intihar olgusunun yeni bir okumasını sunacağız. İntiharın Toplumsal ve İktidari Zemini Durkheim, intiharı bireysel psikolojiden kopararak toplumsal dinamiklerin bir ürünü olarak tanımlar. Ona göre, intihar oranları, bireyin kişisel eğilimlerinden çok, toplumun kolektif bilincinin ve yapısal özelliklerinin bir yansımasıdır. Kitapta tanımladığı dört intihar türü—bencil (egoistic), özgeci (altruistic), anomitik (anomic) ve kaderci (fatalistic)—toplumun birey üzerindeki düzenleyici ve bağlayıcı gücünün farklı tezahürlerini temsil eder. Ancak bu türler, yalnızca toplumsal entegrasyon ve düzenleme derecesini değil, aynı zamanda iktidarın bireyi nasıl kuşattığını veya terk ettiğini de gösterir. Bencil intihar, bireyin topluma yeterince entegre olamaması sonucu ortaya çıkar ve modernitenin bireycilik vurgusuyla ilişkilendirilebilir. Özgeci intihar, bireyin kendini topluma (veya onun bir idealine) aşırı derecede adamasıyla gerçekleşir; bu, kolektif bir otoriteye boyun eğmenin
İntiharEmile Durkheim · Pozitif Yayınları · 2013953 okunma
Reklam
RAMAZAN; Ruhun Derinliklerine Bir Yolculuk
Puan vermedi·327 syf.··
2026 120. kitabı
Ramazan, zamanın akışında bir durak, insan ruhunda bir devrimdir. Oruç, bu mübarek ayın yalnızca bir ritüeli değil, aynı zamanda bir varoluşsal deneyimdir; bedenin suskunluğuyla ruhun konuşmaya başladığı, insanın kendi özüne döndüğü kutsal bir süreçtir. Bu ay, gökyüzünden inen bir rahmet, yeryüzünde filizlenen bir merhamettir. Peki, Ramazan orucunun anlamı ve önemi nereden gelir? Bu sorunun cevabı, hem bireyin iç dünyasında hem de insanlığın kolektif bilincinde saklıdır. Orucun Anlamı: Bir Varlık Sınavı ve Manevi Uyanış Ramazan orucu, ilk bakışta bir vazgeçiş gibi görünür: Yemekten, içmekten, dünyevi arzuların peşinden koşmaktan vazgeçiş. Ancak bu vazgeçiş, gerçekte bir kazanımın kapısını aralar. Oruç, insanı kendi sınırlarıyla yüzleştirir; açlık ve susuzluk, bedenin kırılganlığını hatırlatırken, iradenin gücünü ortaya çıkarır. Bu, bir varlık sınavıdır; insan, ne kadar zayıf olduğunu fark ederken, aynı anda ne kadar büyük bir potansiyel taşıdığını keşfeder. Oruç, nefsin zincirlerini kırmak için bir araçtır. Günümüz dünyasında, tüketim ve haz odaklı bir yaşam, insanı kendi ruhundan uzaklaştırmıştır. Ramazan, bu zincirleri sorgulama ve kırma fırsatı sunar. Yemekten içmekten uzak durmak, sadece fiziksel bir eylem değil, aynı zamanda bir irade beyanıdır: “Ben, arzularımın esiri değilim; ben, ruhumun efendisiyim.” Bu bilinç, insanı Allah’a yaklaştırır; çünkü oruç, bir kulun Rabbine sunduğu en saf niyetlerden biridir. Kimse oruç tutanı göremez, bu ibadet yalnızca Allah ile kul arasındadır. İşte bu gizlilik, orucun samimiyetini ve derinliğini artırır. Kur’an, orucun gayesini *“takva”* ile açıklar: *“Ki takvaya eresiniz”* (Bakara, 183). Takva, Allah’a karşı derin bir saygı ve sevgiyle dolu bir yaşam sürmektir; kötülükten sakınmak, iyiliğe yönelmektir. Oruç, bu
Din
Dine Karşı Din / Anne Baba Biz SuçluyuzAli Şeriati · Fecr Yayınları · 20091,562 okunma
Hakikat ve hegemonya üzerinden meşruiyet söyleminin inşası
Puan vermedi
Hakikat, tarih boyunca çoğu zaman bir keşif meselesi olarak ele alınmıştır; sanki insan aklı yeterince ararsa onu evrende gizlenmiş bir cevher gibi bulbilecektir. Ne var ki sosyo-politik düzlemde hakikat, nadiren böyle nötr bir gerçeklik olarak var olur. O, toplumsal ilişkilerin, ideolojik çatışmaların ve iktidar mekanixmalarının iç içe geçtiği bir alanda şekillenir. Gücün hakikat üzerindeki etkisi, yalnızca bir epistemolojik problem değil, aynı zamanda derin bir siyasal meseledir. Bu bağlamda Antonio Gramsci hegemonya kavramı, hakikat-iktidar ilişkisini anlamak için kritik bir çerçeve sunar. Hegemonya, yalnızca iktidarın baskı yoluyla uyguladığı bir tahakküm değil; aynı zamanda onun dünya görüşünü, değerlerini ve normlarını “doğal” ve “evrensel” hakikatler olarak sunma yeteneğidir. Bu deneme, hakikat ile iktidarın simbiyotik ilişkisini Gramsci’nin hegemonya kavramı ekseninde inceleyerek, zulüm ve direniş arasındaki ayrımın nasıl hegemonik söylemler aracılığıyla bulanıklaştırıldığını tartışmaktadır. Hakikat, iktidarın söylemsel üretim kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir. Siyasal iktidar, sadece hukuki ve askeri aygıtlarla değil, aynı zamanda ideolojik aygıtlar aracılığıyla da varlığını sürdürür. Bu ideolojik aygıtlar –medya, eğitim sistemleri, kültürel kurumlar ve dini pratikler– aracılığıyla bireylerin zihinlerinde belirli bir dünya tasavvuru inşa edilir. Bu tasavvur, çoğu zaman “doğal” bir hakikat olarak kabul edilir ve sorgulanmaksızın içselleştirilir. Gramsci’nin hegemunya anlayışı, tam da bu noktada belirleyici bir rol oynar. Egemen güçler, kendi çıkarlarını evrensel çıkarlar olarak göstererek rıza üretirler. Bu rıza, yalnızca zora dayalı bir boyun eğiş değildir; aksine, bireylerin kendi öz çıkarlarını egemen düzenin çıkarlarıyla özdeşleştirmesi sürecidir.
Felsefe
Gramsci ÇağıPeter D. Thomas · Dipnot Yayınları · 20133 okunma

Babil

, bir kitap okudu
Puan vermedi·408 syf.·
2026 178. kitabı
İmam Gazali
9.6/10 · 181 okunma

Babil

, bir kitap okudu
Puan vermedi·308 syf.·
2026 177. kitabı
Thomas Hobbes
8.3/10 · 52 okunma