Örgütlenmiş dinin, insanlığı her zaman böyle avucunda tutacağını sanıyor musunuz?
Bence bu, insanların sosyal sorunlarına bulacakları ya da bulamayacakları çözümlere bağlıdır. Bu büyük savaşlar, bu büyük bunalımlar sürerse, çoğunluk yoksul yaşantısından kurtulamazsa, din herhalde devam eder. Şunu gördüm ki Tanrı’ya inanç, varlığına gösterilen kanıtlarla ters orantılı. Kanıt ne kadar az olursa o kadar çok inanıyor insanlar; işler iyi gidince, inanmak zamanı gelince de inanmıyorlar. Bana öyle geliyor ki, sosyal sorunların çözümlendiği gün din son bulacaktır. Tersine, bu sorunlar süregeldikçe yaşayacaktır. Geçmişte örnekleri var. On sekizinci yüzyılda her şeyin sütliman olduğu sırada aydınların çoğu özgür düşünür kişilerdi. Sonra Fransız devrimi oldu ve İngiliz soyluları özgür düşünürlüğün insanı doğruca giyotine götürdüğünü gördüler. Caydılar bundan ve kendilerini dine verdiler. Viktorya dönemi bu. Rus devrimi için de böyle. Rus devrimi halkı dehşete düşürdü. Tanrıya inanmazlarsa mal ve mülklerinin ellerinden alınacağını düşündüler ve inandılar. Bu sosyal değişiklikler din için kusursuz bir şeydir.
Bugünkü dünyamızda ve gelecek yıllarda felsefeye verebileceğiniz değeri bir iki kelime ile bize söyler misiniz?
Bugünün dünyasındaki önemine inanıyorum. Dediğim gibi, önce bizi uyanık tutuyor; hiç olmazsa şimdilik, bilimin yanaşamadığı ciddî sorunlar olduğunu hatırlatıyor bize, bilimsel, sadece bilimsel tutum işimize elvermiyor çünkü. Sonra, insanları aydınca bir alçakgönüllülüğe iteliyor; onun sayesinde insanlar, eskiden kesinlikleri şüphe götürmeyen pek çok şeyin yanlış çıktığını ve bilime kestirme yollarla ulaşılamayacağını görüyorlar artık. Yine evreni anlayabilmek için —bu da her filozofun amacı olmalıdır— uzun zamana ve dogmacılıktan uzak bir düşünceye ihtiyaç bulunduğunu keşfediyorlar.
-Sizce Marx bir filozof mudur?
-Bir bakıma filozoftur tabiî. Ama filozof var, filozof var; kimileri kurulu düzenin koruyucularıdır, kimileri de bozucuları; Marx bu sonunculardandı. Bu tutumlardan, ne biri ne de öteki işime geliyor benim. Felsefeye düşen işi göremiyorum bunlarda. Felsefenin gerçek görevi dünyayı değiştirmek değil, anlamaktır. Bu da Marx’ın dediğinin aksidir.
Mağaraya giren insanı, Buz Çağı’nın sonunda mağaradan çıkan insanla karşılaştırırsak, bunların başka başka iki varlık olduğu görülür. Mağaraya giren, daha maymuna benzeyen, eli bükük, bocalaya bocalaya yürüyen, hemen hemen alınsız ve çenesiz Neandertal insanıydı. Mağaradan çıkansa dış görünüşüyle bizden pek az farklı olan, boylu boslu Kromanyon insanıydı.