Merhabalar,
Kemal Tahir'in kalemi ile tanışma kitabım olan Kurt Kanunu, Mustafa Kemal Paşa'ya 1926 yılında İzmir'de yapılması planlanan suikast girişimi etrafında şekillenirken İttihat ve Terakki üyelerinin iç çatışmasını ve hesaplaşmalarını da içeriyor. Bu girişim etrafında; Takrir-i Sükûn Kanunu, çok partili hayat, saltanat ve halifelik, İstiklal Mahkemeleri gibi dönemin kavramları ve olayları hakkında insanların bakış açısından bilgi sahibi oluyorsunuz.
Kitabın anlatısının kurgu olmayıp yaşanmış ve kaleme alınırken üzerinde fazlaca değişiklik yapılmamış olduğunu söyleyebiliriz. Bu yönüyle kitaba belgesel roman / tarihsel roman tabirini uygun bulmuşlar. Kurt Kanunu, türünün kurallarını ihlal edişiyle de klasik tarihsel romanlardan farklılaşarak ortaya kendine özgü semptomlar koymuştur.
Kitap adı kadar ünlü şu epigrafla başlar: "Kurtlukta düşeni yemek kanundur." Roman epigrafla uyumlu olarak İzmir Suikastı hazırlıklarını, komplonun başarısızlığı dolayısıyla hem suikastçıların hem de olayla ilişiği kesinleşmemiş bazı İttihatçıların tutuklanması ve İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanmalarını, özellikle Abdülkerim (Abdülkadir Bey, Ankara Valisi) ve Kara Kemal (Ahmet Kemal, İaşe Nazırı) karakterinin kaçış öykülerini ele alır.
Kitaba da adını veren epigrafın kaynağıyla ilgili şu bilgiyi paylaşmak isterim. Olayın Türklükle ilgisi töreden kaynaklanır. Kurtlar doğası gereği bir lider ve etrafındaki sürüsünden oluşur. Av bulunamadığı ve sürünün aç kaldığı durumda sürünün zarar görmemesi için her kurt kendi etrafında döner, adeta dans ederler. Bir ölüm dansı, kurt dansı. Bildiğimiz Kurt Kanunu. Dansın sonunda yorulan ve yere düşen kaybeder ve sürüsüne yem olur.
Üç bölümden oluşan kitapta her bölüm başka bir karakterin ağzından anlatılır:
1.Bölüm: Kanlı Tuzak (Abdülkerim
İnsan her zaman kafasından akan düşünceler arasında kaybolur. Bunları yazıya dökmüş bu kitap düşüncelerinizi kapalı, sorularınızı cevapsız bırakıyor.
Fahim Bey'in sıradan hayatını anlatırken dönemin hareket, dönüşüm ve çelişkilerinin hikaye edildiği bu kitap hakkında arada kalmak da çok beğenip beğenmemek de mümkündür. Çünkü ana karakterimiz Fahim Bey'i bu sayfaya sığdıracak kelimelerle anlatamam. Kitap tamamıyla Fahim bey aracılığıyla bizi kendimize hayatın bir özeti halinde gençlik, yaşlılık gibi kısımlara bölerek anlatıyor. Benzeri başlayan veya biten soru paragraflarıyla sizi ardı arkası kesilmeyen bir düşünce maratonuna sokuyor, beyninizin içlerini okşuyor. Bazen yargılayan, bazense yargılanan insan yerine kendinizi koyuyorsunuz. Size anlatılanlar bir başkasının ağzından anlatılan Fahim Bey'dir. Ona pek konuşma fırsatı verilmez. Hayat da böyledir. Sizin düşündükleriniz, söyledikleriniz ya duyulmaz ya da umursanmaz. Herkes hayatı kendinden ibaret sanır. Bu kitabı okuyup oturup düşünmeli insan.
Fahim Bey'den çok bizi, beni dinlediğim bu kitapta hayallerinin tatlılığı, ferahlılığını bırakıp cesaret edemeyen, adım atmaktan kaçan birini gördük. Etrafımızda ve içimizde böyle karakterler mevcuttur. Fahim Bey'in kendisinden vazgeçip bütün iyiliğiyle başkalarının iyiliği için uğraşması takdir edilesi. Ancak kendisi için hiç bir şey yapmayışı da sizi üzmekle beraber hayatımızda kendimize verdiğimiz önemi tekrar düşündürtüyor.
Soru sormayı cevaplardan daha çok seven okurlara tavsiye ettiğim bu eserin incelemesini şöyle bitirmek istiyorum. Unutmamalı ki, hayat ve paralelinde zaman acımasızca akışını sürdürdü ve sürdürecek. Bu arada, tüm bu karmaşanın ortasında, bunca soru dolu kafayla ve sırtımızda düşünce dolu torbalarla zor da olsa içimizdeki hakikati tanımalı