“__Ve senin bakışlarının altında gerçekleşen,
benliğinin hiçbir parçasıyla beni tanımadığını,
hayatından benim hayatıma, isterse bir örümcek ağı kadar incecik olsun, hiçbir hatıranın uzanmadığını gösteren o uyanış, gerçekliğin uçurumuna ilk yuvarlanıştı, kaderime ilişkin ilk sezgiydi.__”(s.27)
Stefan Zweig insan ruhunun en gizli en saklı kalmış duygularını kelimelere dökebilen nadir yazarlardan biri olarak bu eserinde de yine dış dünyayı geri plana itiyor, insanın iç dünyasını merkezine alıyor. Anlatımı sade ilerliyor ama bu sadeliğin altında yoğun bir duygu birikimi taşıyor. Okurken olaydan çok duygunun peşine düşürüyor, karakterin iç sesiyle baş başa bırakıyor.
Bir kadının varlığını bile bilmeyen bir adama yazdığı mektup üzerinden ilerleyen anlatısında tek taraflı bir aşkın yıllara yayılan sessiz hikayesini taşıyor. Mektup ilerledikçe bu bilinmezlikle içindeki görünmez acıya dönüşüyor.
Hikâye bir yazarın doğum gününde eline geçen imzasız bir mektupla başlıyor. Bu mektup boyunca bir kadının çocukluk yıllarından başlayarak tek bir adama duyduğu aşkı, bu aşkın nasıl büyüdüğünü ve hayatına nasıl yön verdiğini konu ediniyor. Kadın, sevdiği adamın hayatında aslında hiç var olmamışken, kendi dünyasında onu her şey haline getiriyor. Yıllar boyunca süren bu tek taraflı bağ, zamanla bir çocuğa, bir hayata ve derin bir yalnızlığa dönüşüyor.
Sevmenin karşılık bulmakla değil insanın iç dünyasında nasıl yaşandığıyla ilgili olduğunu gösteriyor. Zweig aşkın insanı nasıl tüketebileceğini, bir hayatı nasıl tek bir kişiye bağlayabileceğini anlatıyor. Aynı zamanda görünmez olmak, fark edilmemek ve unutulmak gibi duyguların insan ruhunda nasıl derin yaralar açtığını da çok güçlü bir şekilde hissettiriyor.
Bir insanın hayatında hiç var olmamış gibi yaşamak, belki de en büyük