“Varlığımızın tek kılında bile
Tanrısal bir şeyler vardı.” (s.18)
William Shakespeare oyununda aşkın saf bir duygu olan yönünden ziyade, insanı yavaş yavaş tüketen bir güç olarak konu ediniyor. Antonius ve Kleopatra okurken bir aşk hikayesi okuyorum sanarken aslında iki dünyanın çarpışmasına tanıklık ettiriyor. Roma’nın aklı ile Mısır’ın tutkusu arasında sıkışmış bir hayat sahnelerle akıp gidiyor.
Oyun başından itibaren iki ayrı dünyanın gerilimini hissettiriyor. Bir tarafta disiplinli, hesaplı Roma varken diğer taraftan tutkulu ve taşkın Mısır var. Antonius bu iki dünyanın arasında gidip geliyor birine ait olmaya çalışırken diğerinden kopamıyor. Kleopatra’ysa bir karakterden fazlası neredeyse başlı başına bir dünya gibi duruyor.
İlişkileri ilerledikçe klasik bir aşk anlatısından uzaklaştırıyor. Bu da sevgilerini sade ve temiz değil daha yıpratıcı bir hâle bürünüyor. Kıskançlık, gurur ve öfke sürekli araya giriyor. birbirlerini incitseler bile kopamıyorlar Bu bağ sevgiyle mi yoksa alışkanlıkla mı sürüyor, bunu sorgulamaya başlatıyor.
Oyun akarken şu duyguyu da hissettiriyor, İnsan bazen neyin doğru olduğunu bilir ama yine de ondan uzaklaşamaz. Antonius aklın tarafında kalması gerektiğini biliyor ama tutkudan da vazgeçemiyor. Savaşlar, ihanetler, kayıplar derken bu aşk giderek bir çöküş hikâyesine dönüşüyor.
Shakespeare oyununda aşkı yüceltmeden onun insanı nasıl zayıflatabileceğini gösteriyor. yaşanmışlıkların, hataların ve zaafların iç içe geçtiği bir bağ olarak ilerliyor ve gerçekçi ve daha sert bir yere taşıyor.
Okurken sahneler gözünüzde canlanıyor, özellikle savaş ve ayrılık anlarında tempoyu arttıyor. En çok da iki karakteri birbirine yaklaştırırken aynı anda uzaklaştırdığını hissettiriyor.
Bu yönleriyle oyun tutkunun insanı nasıl parçaladığını anlatan