İşte böyle... Kırmızı gül bile yetişmeyen, kadınları oya işlemek istemeyen bir kasaba da oturuyorduk. Bazı bahçelerde hemencecik geçen pembe güller olurdu. Güzel kokarlardı ama koparıp su dolu bir bardağa koymaya gelmezdi; hemen yapraklarını dökerlerdi.
"Bırakmasan daha iyiydi." dedim. "Oyaları söylüyorum."
"Yok, yok... Dayanamazdım sonra. Sözgelimi çayır- çimen işliyorsun. Oyanın biri bitiyor, öteki başlıyor. Elinde koyu yeşil iplik, açık yeşil boncuklar... Oh, ne güzel bir çayırlık, çimenlik, diyorsun. Çıplak ayaklarla otlara basmak... Koşmak koşmak... Ama oya bitiyor, hiçbir şey olmuyor, ötekine başlıyorsun. Gene bir şey olmuyor. Bütün çevre bitiyor sonra. Sen yalnız istediğinle kalıyorsun. Hem nerede çayır, nerede çimen? Hani nerede? Oya işlemezsen aklıma ne çayırlar ne al güller ne de yüzümü bile kızartmayan o ayıp şeyler gelir... Bir gün yağmur yağsa diyorum... Tam ben sokaktayken. Etime kadar ıslansam... Eve öyle dönsem. Kimseler görmeden odama çıksam... Yatağıma uzansam. Üstümü filan çıkartmadan, öylece ıslak ıslak..."
"Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir."
"Ne kadar acı çektiğimi söyleyememenin adaletsizliğiyle her gece ağlamıştım. O zamanlar ben de senin gibi tükenmiş bir halde kendimi sandalyeye bırakıp saatlerin akıp gitmesine izin verseydim ne olurdu diye düşünüyorum. Belki de gözyaşlarım daha çabuk dinerdi. Ben çok ağladım. Ağlamak istediğinde ağlaman lazım. Yüreğin ağlıyorsa, sen de ağlamalısın. Böyle böyle yavaşça iyileşiyor insan."
"Ama sonunda kaybeden siz olmuşsunuz."
Kayıp mı? Kaç kişi böylesine sevebilmiştir dünyada?"
"Ama kucağında bir kucak dolusu korla kalan siz olmuşsunuz."
"İyi ya, boş değildi kucağım."
"Ama yandınız, kül oldunuz."
"Ama vardım, kül bunun kanıtı."