"Size kadınlıkla lanetlenmiş bir varoluş hezeyanını anlatacağım.
Sizi saçlarının ve ayaklarının ucu arasında olup biten şeylerden ibaret,
doğurmaya mahkum,
çocuklarını kaybetmekle mühürlü,
yalnız, yapayalnız bir kalabalıkta dolaştıracağım.
İçlerine açılan kapıların arkasına saklanmış kadınların delirerek bedenlerinden dışarı açtıkları pencerelerden bakacağım.
O pencerelerden tekrar, tekrar ve tekrar kendimi aşağı atacağım."
Kocası kıskandığı için saçlarının rüya gibi bukleleri hoyratça kesilen, kendini asmadan önce usulca bebeğini öpen kadını,
Hayatında sahip olduğu en değerli varlıkları; çocuklarını kaybeden, tam beş yüz altmış üç şarkı ezberleyen ve öldüğünde bu şarkıların nereye gideceklerini merak eden yaşlı teyzeyi,
Gözyaşlarıyla babasının paçalarını sırılsıklam eden fakat sesini duyuramayan genç kızı,
Çocukken, ailesinin güvenerek emanet ettiği doktor tarafından taciz edilen ama sesini çıkaramayan küçük kızı,
Doğum sonrası psikoza girdiği için bir elinin kanca olduğunu sanan, bu yüzden bebeğini bir kez bile kucağına alamayan anneyi,
Apartman boşluğunda yapayalnız, bütün boşluğu içine çekercesine ağlayan küçük kız çocuğunu,
Dolunaylı bir gecede, terk edilmiş bir vagonun kuytusunda, çığlık çığlığa bir başına doğuran ve hiç inanmadığı tanrısına, keşke ölü doğsa diye dualar eden deli kadını,
Kızının kendisini asacağından habersiz, halatını satın alan anneyi,
Anlayabilir miyiz?