Hayatta her daim orta yola yatkın olmuşumdur. Küçükken, kendi yaşıtlarımdan ziyade benden iki üç yaş küçük veletlerle dolaşarak onlara liderlik etmiş, büyüyünce ihtiyaçlarıma uygun bir burs alabileceğim üniversiteye başvurmuştum. Sonunda, çok da mükemmel olmayan yeteneklerimi değerli gören küçük bir firmada, öne çıkamayacak kadar az ama düzenli maaş alabilmekle yetinmiştim. Bu yüzden, dünyadaki en sıradan kadın olarak gördüğüm kadınla evlenmem doğaldı. Güzel, zeki, çarpıcı şekilde şehvetli, ya da zengin bir ailenin kızı gibi kadınlar, baştan beri benim için sadece rahatsızlık verici varlıklardı.
Beklentilerime uyan karım, sıradan bir eş olma görevini sorunsuzca yerine getirdi. Her sabah saat altıda kalkıp pilav, çorba ve bir parça balık pişirip sofrayı kurar, bekarlıktan beri yaptığı kısmi zamanlı işle az da olsa aile bütçesine yardımcı olurdu. Bir yıl boyunca gittiği bilgisayar grafik kursunda eğitmen yardımcısı olarak çalışmıştı ve çizgi romanlarda konuşma balonlarına metin yerleştirme gibi taşeron işleri evde hallederdi.
Karım çok konuşan biri değildi. Benden nadiren bir şey isterdi, eve geç gelmelerimi kavgaya dönüştürmezdi. Tatil günlerimiz rast geldiğinde dahi dışarı çıkmayı önermezdi. Öğleden sonraları, elimde uzaktan kumandayla tembellik yaptığım zamanlarda odasına kapanırdı. Herhalde kitap okurdu; karımın hobi denilecek tek uğraşı kitap okumaktı ve bu kitapların çoğu kapağını bile açmak istemeyeceğim, sıkıcı görünen şeylerdi. Sadece yemek saatinde, kapısını açıp odasından çıkararak sessizce yemek hazırlardı. Doğrusu, böyle bir kadınla yaşamanın ufuk açıcı olmasına imkan yoktu. Öte yandan, günde birkaç defa iş arkadaşı ya da diğer arkadaşlarını telefonla arayan, düzenli aralıklarla dırdır edip gürültülü karı koca kavgalarına sebep olan kadınlar bana yorucu