Dağ olağan olarak, kentlerin ve alçak alanlardaki ülkelerin yarattığı bir şey olan uygarlıkların dışında kalan bir dünyadır. Dağın tarihi, uygarlığa uzak olmasından, aslında yavaşça geçen büyük uygarlaştırıcı akımların genellikle kıyısında kalmasından ibarettir. Yüzeysel ve doğrusal olarak uzaklara yayılma yeteneği olan uygarlıklar, dikey olarak ilerlemek noktasında güçsüz kalırlar ve birkaç yüz metrede engellerle karşılaşırlar. Kentleri hemen hemen hiç tanımayan, yüksek noktalarda yer alan bu dünyalar için Roma'nın bizzat kendisi, şaşırtıcı uzunluktaki tarihine rağmen, çok az şey ifade etmiştir. Roma eğer kendi güvenliği için askeri kamplarını oraya buraya kurmasaydı, bu uzak tanışma bile olamazdı; sözgelimi, Kantabriya tepelerinin eteğinde, Leon'da, Berber Atlaslarının karşısında, Cemile'de, IIIa Legio augusta'nın kamp kurduğu Timgad ve Lambese'de olduğu gibi. Aynı şekilde, Latin dili Kuzey Afrika'nın, İspanya'nın bu düşman bölgelerinde ve diğer bölgelerde hiçbir zaman başarıya ulaşamamıştır ve Latin evi bir ova evi olarak kalmıştır. Bazı yerel sızmalara rağmen, dağ ona kapalı kalmıştır.
Daha sonraları Sezarların Roması'nın yerine Saint-Pierre'in Roma'sı geçtikten sonra da sorun aynı olarak kalmıştır. Kilise ancak, eyleminin inatla devam ettiği yerlerde bu çobanları, bu bağımsız köylüleri evcilleştirebilmiş ve Hıristiyanlaştırabilmiştir. Fakat bunu yapabilmek için de inanılmaz miktarda zaman harcaması gerekmiştir. 16. yüzyılda bu ödev Katoliklik için olduğu kadar aynı engele çarpan İslamiyet için de tamamlanmış olmanın uzağındadır; tepeler tarafından korunan Kuzey Afrika Berberleri Hz. Muhammed'in dinine çok az sayıda intisap etmişlerdir. Asya'daki Kürtler için de aynı şey geçerlidir. Bu arada Aragon'da, Valencia ülkesinde veya Granada topraklarında bunun tersine