İnsan en yakın dostunu da perişan görmekten zevk alıyor: dostlukların temeli perişanlıktır zaten. Bu, bütün gururlu insanların bildiği kadim bir kuraldır.
Başım dönüyor. Nasıl dönüyor? diye sormuştu doktor. Başın duruyor da, çevrende ki eşya mı hareket ediyor? yoksa, sabit bir ortam içinde mi döndüğünü hissediyorsun? Felsefi bir soru. Odanın ortasında, doktorla birlikte denemişlerdi: önce eşya durdurularak Hikmet'in başı çevrildi; sonra da eşya... İkisi de değil, demişti doktora. Uyanmıştım. Bilim de dudak bükmüştü bu baş dönmesine. Dönmediğini karar vermişlerdi. Doktoru güldürmüştü Galile'yi örnek vererek. O halde çarpıntı var, diyerek son bir atılımda bulunmuştu Hikmet, hastalığını kanıtlamak için. Anlaşılmaz saatli bir lastik kolunu acımıştı. Bilim, gene başını sallamıştı: Tansiyon normal.
Herkes tarih okuyor albayım; bugüne değer veren kalmadı. Bugün, zaten yaşanıyor; asıl, geçmişte ne oluyor bakalım? Sararmış vesaikin kararmış fotokopilerinin kirlenmiş baskıları. Bugünü daha iyi anlamak içinmiş aslında. Ne olacak anlayacaksın da? Daha mı iyi yaşayacaksın. Öyle deme öğren öğren: Nazım paşayı Ruslar nasıl aldatmış? Bakkal Rıza'nın beni aldatmasına karşı yararı dokunur mu? Anlamıyorsun meseleleri aşağa düşürüyorsun. Anlamıyorsunuz, meseleler hiç bir zaman başa çıkmadı.
Burada bazı infazların ne kadar acımasız, ne kadar alçakça olduğunu izah edebilmek için bir kaç örnek verelim. Kralın savcılarının karılarını sinirlerini bozmalı. Bir kadın bazen vicdan demektir.
Güneyde, geçen Eylül ayının sonlarına doğru, yeri, zamanı, mahkumun ismini tam olarak hatırlayamasak da, karşı çıkan olursa ispatlayabileceğimiz bir infaz yaşandı, sanırım yeri adı Pamiers'ydi. Evet, Eylül ayın sonunda, cezaevinde sakin sakin kağıt oynayan bir adama iki saat sonra ölmesi gerektiği bildirildi. 6 aydan beri ölümü hiç düşünmeyip unuttuğu için bütün bedeni titredi; traş edildi, elleri ayakları bağlandı, günah çıkartıldı; sonra dört jandarma eşliğinde kalabalığın arasından arabayla giyotin sehpasına götürüldü. Buraya kadar her şey normal. Bu işler böyle yürür. Cellat rahipten teslim aldığı mahkumu sehpaya yatırıp argo deyişle fırına sürmüş bıçağı aşağı bırakmış. Güçlükle harekete geçen ağır demir üçgen yiylerden sarsılarak aşağı düşüp adamı öldürmeden boynunu yardığında dehşet anları başlamış. Adam korkunç bir çığlık atmış. Canı sıkılan cellat bıçağı yukarı çekip yeniden bırakmış. Mahkumun boynunu ikinci ısıran bıçak yine koparamamış. Mahkumla birlikte kalabalık haykırmaya başlamış. Üçüncü darbenin bu işi bitireceğini uman cellat bıçağı yeniden yukarı kaldırıp aşağı bırakmış. Sonuç yine aynı. Mahkumun ensesinden üçüncü bir kan deresi akmasına rağmen üçüncü darbe de başını koparamamış. Kısa keselim. Beş kez kalkıp inen bıçak inleyen ve canlı başını sallayarak merhamet dileyen mahkumu öldürememiş! Öfkelenen halk yerden aldığı taşları sefil cellada fırlatmış. Giyotinin yanından kaçan cellat jandarmaların atlarının arkasına sığınmış. Ama daha sonuna gelmedik. Giyotin sehpasında tek başına kaldığını fareden mahkum boynundan kanlar fışkırırken omzundan sarkan yarı kesik